|
|
7月19日
Miraç Kandili...
İnkarın, mucizeyle karşılaştığı bir kurtarılmış zamandır Miraç...
İmanın, gaybla imtihan olduğu... Hayat durur, zaman durur, mekan dürülür... bi kutlu nebidir, amca kızı Ümmü Hani nin evindeki sıcak yatağından doğrulan... ve Miraç bir yolculuktur, alemlere gönderileni, alemlerin sahibiyle buluşturan... Yerler hazır, gökler hazır, melekler muntazır, alem Hatice kadar hüzünlü, Ebu Talib kadar yalnız ve Taif kadar acımasız. Bir şerefli Nebidir, yaşadığı hüzünlerden doğrulan, hüzün tohumlarında sevgilinin davetini büyüten.
ve bir selamlaşmadır Miraç... Cebrail, Adem, Yusuf, İdris ve Harun ve Musa ve İbrahim... Esselamü Aleyküm ya Muhammed (s.av) ve bir aleyküm selam verahmetullahtır Miraç.
Ve bir buluşmadır, aşıkun maşukuna adım adım yaklaşması... Kabe kavseyn kadar, Sidretül Müntehaya kadar..
ve sevenden gelen Ettehiyyatü lillahu vesselevatü vettayyıaeta sevilenden gelen, esselamü aleyke ya eyyühennebiyy ve rahmetullahi veberaktüh mukabelesidir miraç. ve Miraç bir mukabeledir. ve Miraç bir mukabeledir.
..Allah’ım mübarek elçin hürmetine, unuttuklarımızı hatırlat, kaybettiklerimizi buldur, uzaklaştıklarımızı yakınlaştır, yanlışlarımızı doğrulaştır.
Allah’ım; kutlu Nebin hürmetine; yoksulları yoksulluklarıyla, zenginleri zenginlikleriyle güzelleştir, fazileti aramızda paylaştır.
Allah’ım; en sevgilinin hürmetine; yönsüz kaldığımızda yönümüzü, yolsuz kaldığımızda yolumuzu göster.
Allah’ım mübarek Miracın hürmetine; ümit kesilmeyecek merhametinle, bizi, hayatımızı, dünyamızı temizle. Bizlere senin olan, senden olan, sana olan güzelliği ver.
Amin
(umutfm.com'dan alıntıdır)
6月25日 Hayat, mayat diyorlar
Benim gözüm mayat'ta.
Hayatın eksiği var:
Hayat eksik hayatta.
Takınsam, kanat, manat;
Kuş, muş olsam seğirtsem.
Bomboş vatana inat,
Matan'a doğru gitsem...
Necip Fazıl KISAKÜREK 12月12日
Bir bayram sabahi agladim gülerken herkes.Neyi, niçin kutluyoruz bilmiyorum? Cennete meccani bilet mi çikti yoksa? Hem eglenilecek bir sey varsa, ben niçin göremiyorum? Nice gülenlere baktim; agliyorlardi içten içe aslinda. Fakat, neden güldüklerini bilmiyorlardi onlarda. Nasil haldir bu böyle ? Kimse neyi niçin yapiyor veya yapmiyor, suurunda degil . iç baska, dis baska; bense bambaska!
En kalabalik, en gürültülü yerlerde bile sessizim. Herkes herkesle birlikte; lakin bir ben varim ki her seye tersim. Bir ben varim ki hep yalniz, hep yabanci ve kimsesizim...
Üç nokta degil, üç yüz nokta bile ifade etmez halimi, hal-i pür mealimi. O'nsuz olmak çok aci, hem de çok! Ama O benim içimdeyse, ben niye gülüyorum (!) peki öyleyse?
Dogru, dostsuz bir dünya; saman kadar tatsiz, günah kadar skci ve cehennem gibi ürperticidir.Madem öyledir; dostlar niçin satilir,menfaat pazarlarinda? Niçin vefasizlardan dert yanar herkes? Mevlana gibi vedududiyet sultani bir veli bile " Vefasiz kimsenin gönlü gamla, matemle dolsun; vefasi olmayan su alemde olmasin yok olsun! " der, nedendir?
Cevabini sadiklara birakiyorum...
Bir gönlü mü kirdin; aglamalisin. Hele özür dilemesini bilmiyorsan; senden dost olmaz,senden yaran olmaz.Daha çok, daha çok sevmenin ve sevilmenin yollarini ara. Vazgeçilmez aziktir gözyaslari, bu alevli yolda, bir de hakki teslim; onu da ahlakinin bir yani haline getirebilirsen simsicak olursun, biliyorsun. Ama her varligi yanlizca Allah'tan ötürü sevmek ve övmek gerektigini de unutmamalisin!
Yüze söyle, aci söyle; biktirmadan. Lakin hiç söyleme arkadan. Tamir degil, tahrip etmektir bu seninkisi. Daha ziyade iyiliklerinle göster, lafinla degil iyi niyetini.Zaten hep tebessümlere asik olmak sarhos etti beni. Haklisin, ben de vefasizim ama; ama hainligin de düsmaniyim.Agla, agla biraz, gülmenden biktim, usandim.Sen gülersin, benimse cigerlerim yaniyor.
"Hasta misiniz? " dedi birisi. "Hiç iyi oldugumu söyledim mi! ". "Dolu dolusunuz bugün ..." "Evet, yagmur yagacak, o yüzden olsa gerek! Hasta degil, üzgünüm; bir dost kaybettim bugün" dedim; "Bayram gelmis neyime / Kan damlar yüegime" türküsüyle aglarken gözlerim.
Evet, hata etmek nasil bir yanlisliksa, yanlisliktan af dilememek de ondan daha büyük bir günahtir. Bu sebeple aciyorum kendime ve sana. Kaldi ki dememis miydim, "Daha üzerime gelme! " diye. Bak kirdin kalbimi iste! Halden anlamaz misin? Üzüntümü bile bilmiyorsun; sen nasil dostsun!?
Ne olursa olsun ve nasil olursa olsun; ya incittigin bir gönlü, Allah seviyorsa, Resulullah (s.a.v) seviyorsa ve hatta arz ü sema dahi seviyorsa?! Tabii nereden bileceksin ki, bilmiyorsun. Bilseydin, ödün kopardi dokunmaktan, lakin...
Barismak ve gönül almak için bayramlari bekleme; hem bekleyip de hata hata üstüne günahlara girme. Zira ne malum; belki üç aylara giremeden, kandillere eremeden, Ramazani tutamadan ve Arafat'a çikamadan ölebilirsin. Çetin görülür yoksa hesap mahserde, mahser mahkemesinde. Hem herkese nasip olmaz ki, Hac'da ve üstelik Arafat' ta yapilan duada yumusamak ve içinden gele gele " Helal ettim hakkimi Allah' im! " demek.
Kaldi ki, hem niçin bu kadar resmiyet? Perdeler... perdeler... Kendini kabul ettirmek için mi? Hillet hani! Hem hassasiyet ve nezaketi kim katletti? Birak sen onu da; ihlasla mayalanmis sevgi ciddiyeti nerede!? Esas bir de onu denesene! Bak o zaman yerdekiler de kabul edecektir seni, göktekiler de. Yoksa bu asiri serbestiyle, nice kibar ruhlari bütün bütün inkisar zindanina hapsediyor ve tas çektiriyorsun onlarin nazenin gönüllerine.
Allah ü Teala, sevdigi kuluna kendi sevgisini lutfeder ve sevgisine göre ikram eder; o seviyede onu mükerrem kilar. Ve Allah mü'minlerin dostudur; dostuna düsmanligi adet edeni ise, imhal eder ama ihmal etmez. Önce kalbini kurutur onun ve sonra....Neticede böyle bala pervazane kirip geçirmekten sakinmamayi tabiatinin bir yani haline getiren bir kimsenin hitam-i ömründeki o acikli kirilis ve eyvahli yikilis pek hazin olur!..
Keske; bir söz söylesem ki, tüm darginliklar tuz buz olsa!.. Söyle aglasam ki, bütün kinler nefretler yunup paklansa!.. Ah bir tutsam ki, hiç bir seytan ayiramasa! Ama ne gelir elden, bir realitedir katlanmak bu aci hakikate.
isin dogrusu; halden anlamayanlarla beraberlik yok mu, azab-ender azap sanki! Ne bakislardan bir mana anlar, ne de sözlerden. Her seyleri anlik yanip sönen heveslerinin keyfine takilmis.Hani nerede hatalarini idrakteki hal-i nedamet ve kal-i avdet.? Nerede Kur' ani uhuvvet ve nerede o Nebevi muhabbet!? Peki en muteber incelikleri bile olabildigince kalabaliklarla karsilayan su kirici ef' al ü akvale ne demeli? Anlamiyorum Allah'im böyle insanlarin tavrini, anlamiyorum! Gayri bütün bütün muztar kaldim; bildir kalbimi, duyur inkisar-i hayalimi, ey Kalplerin Rabbi!
Ne güzel der : " Volkanlar kaynar, seller akar;mecra bihaber! / Ferhad dövünür, Mecnun ölür; Leyla bihaber! " Ben de incinmisim yahut kirilmisim; ne ifade eder?.. Hem kaldi ki " Sitemim hep kendimedir benim, baskasindan yoktur sikayetim .. Bütün cürümleri ben isledim ; varsa iste budur maharetim ! " derim ve Ataullah İskenderani'nin " Allah seni mahlukattan uzaklastirdigi zaman bil ki sana kendi dostlugunun kapisini açmak istiyordur" kavlince en son sözü su duamla bitiririm :
Ey kalbi kirik gönlü incinmislerin sevgilisi, yarali ruhlarin yar-i enisi Güzeller Güzeli! Al beni benden, al her seyden. Güzellestir suretimi. Sev beni; sevdir bana kendini. Sevdir sevdiklerini. Sevdir sevdiklerine beni ve yerdir bana yerdiklerini... Yetisir su vefasiz dostlardan çektiklerim! Ne olur beni de, bir beni de ebedi dostluguna kabul eyle...
MUSA HUB 2月25日
KAFESİN içindeki kuş ne ise, bedenin içinde de ruh öyle. Biz ise beden kafesine takılıp kalmışız. Bir gün bir el açacaksa bu kapıyı, biz de ormanlardaki ağaçlara gideceksek, kuşlar gibi uçacaksak, işte hayat budur. Bizi bekleyen varsa, oraya gitmek gerek, çünkü kalan yok burada.
Bırakın ötelere gideyim. Ruhumuzu seyretmek bir manzarayı seyretmekten daha önemli değil mi? Bu ruhun senin olduğunu görmek bu dünyada mümkün olmayacak mı?
Bir an olsa gerek, kapıda beliren bir melek olsa gerek. Beden dehlizinde kaybolmamıza fırsat tanımayacak bir melek… Bu meleği de sevmek gerek. Üzerine titrediğimiz ruhumuzu, tek sermayemizi bu dünyada bırakmayacak olan şefaatçimiz, yardımcımız olan melek. İzinsiz hiçbir şey yapamayacağına inanmamız gerek… Görmediğimiz, bilmediğimiz ruhumuzu ona emanet etmek gerek… Allah’ım ne olur bu emaneti meleğine verirken, onun eline teslim ederken, aldığımız günkü gibi bir sâfiyeti, temizliği lûtfet.
Binlerce sene yaşasam da bu dünyada, Sana olan sevgiyi, merhameti keşfedemediysem, o günüm ölüdür, o günüm yoktur Rabbim. Kolayın kolayı varken, zorun zoruna tutunmak istemiyorum. Şu anda, sevginle Sen geldin ruhuma misafir oldun, ruhumu uyandırdın ey Rabbim. Sen ki, varlığını fark etmem için bir mucize gerekti, onu da verdin, ilhamını lûtfettin. Allah’ım hayatımdan başka hiçbir şeyim yok. Onu da Sana feda ediyorum, Senin verdiğini Sana veriyorum desem, kimin hayatını kime feda ediyorsun diye bir soruyla karşılaşmaktan korkuyorum. Baharı, dirilişi taşlar duysun da nefsim duymasın, olur iş değil… Rabbim ben Senin yolunda öleyim de, ne olursam olayım. Dilimde bir şair duası olsun şu demde:
“Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde
İster sürü çöp gibi tufanların selinde…
Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah’ım
Bırakma tabiatın merhametsiz elinde”
Gecelerin adına, gecelerin nuruna, bizi bu dünya zindanında bırakma. Ruhun silindiği bu dünyada yaşamaktansa ötelere geçmek gerek, ölmek gerek. Ölmek ve yeniden dirilmek. Allah’ım günlerimin sayılı olduğunu hiç durmadan bana hatırlatıyorsun, sonu gelmez bir dünyada yaşadığım zannına kapılmama izin verme lütfen. İçinde uyuyan mutluluğu uyandıramayanlar adına, dışarıdan bir elin gelip de kendilerini ayağa kaldırmasını bekleyen bu sonsuz uykudakiler adına, uyandır ki beni uyandırayım uyuyanları, bu mutluluğu çok görme Allah’ım. Sen ki bana tüm yarattıklarını sevme gibi bir nimeti bahşetmişsin… Bundan daha büyük bir nimet ne olabilir ki, ne isteyebilirim ki Senden…
Gururun fırtınaları, şöhretin sarhoşlukları, makamın baş döndürmesi karşısında arada sırada kefene giren bedenimi, bu hayal karesini açar mısın âlemimde? Ölmeden önce ölmenin sırrını nefsimde yaşatır mısın? Hırs gözlerimi kör etmeden, nefsim yanlış şeylerin peşine düşmeden bana yardım et… Beni nefsimin eline bırakma Allah’ım.
Allah’ım beni, bizi, hepimizi affet. Bütün sevdiklerimizi, seni ömründe bir defa dahi olsun hayalinden kim geçirmişse onları da affet. Sen ki affetmek için bahaneler ararsın, biliyorum… Ruhuma öyle bir zenginlik, nimetlerine karşı sonsuz bir şükür hazzı nasip et ki, en küçük bir kareden, bir manzaradan, bir sesten haz alayım ve Sana sonsuz hamd edebileyim…
Bir zaman gençliğime güvendimdi, o da gitti elimden şimdi. En uzun ömrüm bugün… Belki bu an kadar bile değil. En uzun ömrümün sonu bile yarından daha yakınsa, sana kavuşmak için gaflete dalmaya can atan, günaha girmeye istek duyan nefsimi sana şikâyet ediyorum, onu terbiye etmekten âcizim. Başıma iş açacak dertlere sürüklenmekten kurtar beni. Tükeniyorum. Bitiyorum. Dakikalarım kum saatindeki taneler gibi dökülüyor. Şu an yaşadığımdan bir lezzet aldığımı da bilmiyorum, sadece aldığını sanıyor nefsim. Senden hayırlı, ebedî ve cennetlerin firdevslerinde bitmez bir ömür istiyorum… Buna sahip olmak için ne gerekiyorsa, her şeyimi vermeye hazırım. Madde mi, para mı, şöhret mi, sevgi mi? Senin adına olmayan ne varsa her şeyi. Hangisi, ruhumun isteklerinin yerini tutabilir ki? Bir gün gelip tükenecekler. Ah ruhum, sevgili ruhum… Seni Allah’ıma emanet ediyorum… Meleğime emanet ediyorum…
Bir diyar olsa gerek… Oraya bir melekle çıkılsa gerek. Azrail ki, asıl adı melek. Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek…
Vitrinlerle aldatma, yanlışlarla kandırma beni, ötelere yücelere çıkar ruhumu. Karanlıklarda boğdurma, nuruna al… Sevgilinin, lâyıksam eğer, onun habibinin yanına al, yanıbaşına al. Sevdiklerinin ve sevdiklerimin yanı başına...
Adına, şânına, Rahman ve Rahim olan isimlerin adına affet. Ey bizi nimetleriyle donatan sultanımız. Mübarek günler, geceler ve aylar hürmetine… Ramazanlar ve bayramlar hürmetine… Sevdiklerin hürmetine affet… Ruhum, Sana ait olmanın, Seni bir bilmenin, nefsimin esaretinden kurtuluşunun bayramını yapsın bu demde. Benim dualarım bitti, bitiyor, bu kadarcık… Ama Senin affın bu kadarcık değil… Sonsuz rahmetinle… Affet ve bizlere ebedî bir Cennet lûtfet... ?
Selim Gündüzalp 2月5日
Ey Sevgili
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakma bu sürgünün bir süregi
Bütün törenlerin sölenlerin ayinlerin yortularin disinda
Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layikolmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
Aşkın bu en onulmazından koparıp
Bir tuz bulutu gibi
Savuran yüregime
Ah uzatma dünya sürgünümü benim
Nice yoruldugum ayakabilarimdan degil
Ayaklarimdan belli
Lambalar egri
Aynalar akrep melegi
Zaman çarpilmis atin son hayali
Ev miras degil mirasin hayaleti
Ey gönlümün dogurdugu
Büyüttügü emzirdigi
Kus tüyünden
Ve kus südünden
Geceler ve gündüzlerde
Insanliga anit gibi yükselttigi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünüm benim
Bütün siirlerde söyledigim sensin
Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandim Salome'nin Belkis'in
Bosunaydi saklamaya çalismam öylesine asikarsin bellisin
Kuslar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devsirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alir sonsuzlugun haberini
Ey gönüllerin en yumusagi en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Yillar geçti sapan ölümsüz iz birakti toprakta
Yildizlara uzaniphep seni sordum gece yarilarinda
Çati katlarinda bodrum katlarinda
Gölgendi gecemi aydinlatan essiz lamba
Hep Kanlica'da Emirgan'da
Kandilli'nin kursuni safaklarinda
Seninle söylesip durdum bir ömrün baharinda yazinda
simdi onun birdenbire gelen sonbaharinda
Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layik olmasam da
Ey çagdas Kudüs (Meryem)
Ey sirrini gönlünde tasiyan Misir (Züleyha)
Ey ipeklere yumusaklik bagislayan merhametin kalbi
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Daglarin yikilisini gördüm bir Venüs bardaginda
Köle gibi satildim pazarlar pazarinda
Günesin sarardigini gördüm Konstantin duvarinda
Senin hayallerinle yandim düslerin civarinda
Gölgendi yansiyip duran bengisu pinarinda
Ölüm düsüncesinin beni sardigi su anda
Verilmemis hesaplarin korkusuyla
Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa layik olmasam da
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünüm benim
Ülkendeki kuslardan ne haber vardir
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardir
Ask celladindan ne çikar madem ki yar vardir
Yoktanda vardan da ötede bir Var vardir
Hep suç bende degil beni yakip yikan bir nazar vardir
O sarkiya özenip söylenecek misralar vardir
Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardir
Ne yapsalar bos göklerden gelen bir karar vardir
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardir
Yanmissam külümden yapilan bir hisar vardir
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardir
Sirlarin sirrina ermek için sende anahtar vardir
Gögsünde sürgününü geri çagiran bir damar vardir
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adli bir çinar vardir
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Sezai Karakoç 9月9日 
YA RABBİM;
Rahmetinin vesâyetine sığınırken, lütfundan sürpriz ihsanlar beklerken, kirlettiğimiz üstümüze-başımıza, gönlümüze-ruhumuza bakmıyor; Senin her nasılsa, uzun zaman takılıp yollarda kaldıktan, ya da yolda bulunmanın erkânına saygısızlık ettikten sonra, toparlanıp Sana gelen birine gösterdiğin/göstereceğin mukaddes memnuniyet ve münezzeh sevince dayanarak aynı muameleyi bekleme cür’etinde bulunuyoruz.
Bir süre ayrı düştükten sonra dönüp Sana gelenleri kovmayacağını vadediyorsun –Aslında kovduğunu da hiç duymadık ya- Sana yönelenlere hep "Gelin, Gelin!" diyorsun. Ey Rab! Böyle emekleye emekleye sürünmeyi de gelme kabul edeceksen, müsaade buyur "Biz de geldik." diyelim. Geldik ve Sana, yolların amansızlığını, nefis, şeytan ve hevânın imansızlığını, bizim de dermansızlığımızı şikayet ediyoruz. Bilhassa, her zaman hatalara açık duran, mâsiyetlere meyyal bulunan ve ululuğuna karşı hep saygısız davranan serkeş nefsimizi Sana şikayet ediyoruz. Yığınlar, onun zehirli hançeriyle yaralı ve bitkin, hep onun dümen suyundalar; işleri eğlence ve oyun, hâlleri gaflet ve dalâlet, arkasından koşup durdukları şan-şöhret, zevk u safa ve rahat, hedefleri de çıkar ve menfaat. Her birini birer öldüren virüs kabul ettiğimiz bu mikroplar şimdiye kadar nice "serv-i revân canları, nice gül yüzlü sultanları", nice hanları ve hakanları yere serdi ve saltanatlarıyla beraber yerle bir etti.
Sen elimizden tutmazsan, bu mekkâr, bu gaddar hasımlar karşısında kendi kendimize ayakta duramayız. Aksine maiyyetinde olursak, o zaman da hiçbir şeyden korkmayız. Bizleri şeytanın bu kabil ağlarına takılıp helâk olmaktan, kalbimizi şeytana kaptırmaktan, şeytana kalb kaptıranlarla beraber bulunmaktan muhafaza buyur. Bize yeni bir "ba’sü ba’de’l-mevt" lütfeyle; başlarımız önümüzde, boynumuz buruk, gönüllerimiz kırık, Senden ayrı düşmenin hacâletiyle iki büklüm ama fevkalâde ümitli ve Senden eminiz. Bizi bir daha yalnız bırakmamanı diliyoruz. Nedametlerimizi gönül heyecanlarımız ve gözyaşlarımıza emanet ederek bize ruhta, gönülde, sırda diriliş bahşetmeni diliyoruz. Kabul edersen bu Senin şanındandır. Reddedersen bu da bizim için apaçık bir hüsrandır. Şanına düşeni yapman ne hoş.! İstihkakımıza göre muamelen ne acı!..
Dualarımız neden kabul olmuyor?
İbrahim b. Edhem, Basra çarşısında gezerken şöyle bir soruya muhatap olur: “Ey Ebâ İshak! Allah, Kur’an’da ‘Bana dua edin, dualarınızı kabul edeyim’ buyuruyor. Biz dua ediyoruz, ama Allah duamıza karşılık vermiyor.” Bunun üzerine İbrahim b. Edhem şöyle der:
“Çünkü on şey kalplerinizi öldürmüş:
1. Allah’ı biliyorsunuz, ama O’nun, sizin üzerinizde olan hakkını eda etmiyorsunuz.
2. Kur’an’ı okuyorsunuz, ama içindeki hakikatlerle amel etmiyorsunuz.
3. Allah Rasûlü’nü sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, ama O’nun sünnetiyle amel etmiyorsunuz.
4. Şeytanın, düşmanınız olduğunu iddia ediyorsunuz, sonra da onu sevindirecek işler yapıyorsunuz.
5. Cennet’e müştâk olduğunuzu, ona olan hasretinizi ifade ediyorsunuz, ama oraya girmek için çalışmıyorsunuz.
6. Cehennem’den korktuğunuzu söylüyorsunuz, lakin ondan kaçınmıyorsunuz.
7. Ölümün hak olduğunu söylüyor; fakat onun için hazırlık yapmıyorsunuz.
8. İnsanların ayıplarıyla uğraşıp kendi ayıplarınızı unutuyorsunuz.
9. Allah’ın nimetlerini yiyor; fakat şükrünü eda etmiyorsunuz.
10. Ölülerinizi defnediyorsunuz, fakat ibret almıyorsunuz.
Bu şartlarda dualarınız nasıl kabûl edilsin ki?..”
Ailem Dergisi 7月19日 SORDUKLARIMIZ ve SORMADIKLARIMIZ
Bir insanın dağınık bıraktığı evini, toparlasanız, duvarlarına güzel manzaralı tablolar assanız, çalışma masasını derleyip düzenleseniz; geldiğinde hayretle ve merakla soracaktır: “Bütün bunları kim yaptı?” Ama aynı insan, yaşadığı dünyanın değişen mevsimlerini kimin böyle değiştirdiğini; kuru ağaçları yeşertip, dallarından yaprakları, meyveleri kimin çıkardığını; gözüne bu kadar harika manzaraları kimin gösterdiğini; bedenini kimin çalıştırdığını… sormayı unutabiliyor.
Bir kitabı, yazarından bihaber okumuyor; bir resmi, ressamını unutup seyretmiyor. Fakat, nasıl oluyorsa, Allah’ın kudretiyle yazdığı dünya kitabının, yazanını düşünmeyi unutuyor; Allah’ın gösterdiği sahici manzaralara, sun’î nazarlarla bakabiliyor.
İnsan dua eder, Allah ihsan eder. Dün ettiğimiz dualar bugünümüzü şekillendirdiler. Bugün edeceğimiz dualar yarınlarımızı…
Dün canı karpuz isteyen bir insan dua eder; bugün duası kabul olur; oturur kendi duasını karpuz olarak yer. Dün araba için dua eder, bugün duasına biner ve gezer. Dün ev için dua eder, bugün duasında oturur, yaşar. Dün bir oyuncak ister, bugün duasıyla neşelenir, oynar…
Ne demişler, mutfakta ne pişerse, tabakta o çıkar. Duamızda ne varsa karşımıza o çıkıyor, o çıkacak, dünyada ve sonrasında. Yani dualarımızı yaşıyoruz, dualarımızla yaşıyoruz...

HAYATI KAÇIRMAYALIM
İnsan, gökyüzüne, yeryüzüne baktığında duygulanıyor. Kâinat, bir şiir gibi, bir resim gibi, bir kitap gibi insana bir şeyler söylüyor. Demek ki, bir şiirin kelimelerinin, bir resmin renklerinin ve şekillerinin seçilip düzene koyulduğu gibi, kâinatta da her şey, şekilleriyle, renkleriyle tercih edilip, düzene koyulmuş. Bir şiir, bir resim, bir kitap muhatabını beklediği gibi, kâinat kitabı da okuyacak olan muhatabını bekliyor. Niçin bekliyoruz; kâinat kitabı bizim için yazılmış. Her gün, her saat, her an terütaze yazılmakta, bizi beklemekte…
DUYGULAR VE MELEKLER
Duygularımızı, gördüklerimiz, duyduklarımız besliyor. Bir garip gördüğümüzde şefkatimiz, bir âmâ gördüğümüzde şükür duygumuz, bir söz, bir âyet duyduğumuzda ise imanımız, canlanıyor. Aksi hallerde ise duygularımız gittikçe sönüyor, âdeta kayboluyorlar.
Ali Suad _ Zafer Dergisi
Putperest ailenin 'Allah' diyen bebeği

Bir Batı ülkesinde, birkaç Anadolulu genç, doktora çalışması yapıyorlardı. Bir Asya ülkesinden gelmiş ve köken itibarıyla pagan bir toplumun fertleri olan üç arkadaş da aynı üniversitede doktora çalışması yapmakta idiler.
Ama bunlar felsefe okuyup ilmî ve fennî araştırmaların içine girince kendi pagan anlayışlarını tamamen bırakmışlardı. Müslüman öğrencilerle tanışınca da merakla durmadan dinî sorular soruyorlardı. Bizimkiler dinî bir okulda okumamışlardı; ama Külliyât’ı iyi mütâlaa etmişlerdi. İnkârcı felsefeden gelen bütün itirazların cevabını Kur’an-ı Kerim’in bu tefsirinde bulmuşlardı. Bu sebeple arkadaşlarının yaratılışla ilgili sorularının cevabı için 23. Lem’a olan Tabiat Risalesi’ne müracaat etmişlerdi. Orada yaratılış ile ilgili dört ihtimal ve yol gösteriliyor. Bunlardan önce sebeplerin üzerinde duruluyor. Temsillerle mesele akla yaklaştırılıyor ve bu akılsız, şuursuz sebeplerin asla yaratıcı olamayacakları gösteriliyordu. Sonra da eşyanın kendi kendine bu düzeni kuramayacağı ve canlıları asla meydana getiremeyeceği izah ediliyordu. Üçüncü ihtimal olarak tabiat konusu ele alınıyor, onun da bu hârika nizamı ve canlıları yaratamayacağı anlatılıyordu. Böylece ilim, kudret ve hikmet sahibi ezelî ve ebedi bir Zat’ın yani Allah’ın her şeyi yarattığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Öldükten sonra dirilme meselesi ise Onuncu Söz olan Haşir Risalesi’nde yine aklî ve mantıkî delillerle anlatılıyordu. Meleklerin varlığı hakkında Yirmi Dokuzuncu Söz, ilmî delillerle meseleyi akla ve mantığa yaklaştıran temsillerle gerçekleri güzel bir şekilde ortaya koyuyordu.
Bunlar üzerinde sohbetler devam ederken bir tanesi Müslüman olmaya karar verdi. Memleketine gidince de annesine artık Müslüman olduğunu söyledi. Bir yanlış tepki beklerken onun yumuşak bir tavırla “Bak sana bir şey anlatayım...” dediğine şahit oldu ve kulağını ona verdi. Şöyle diyordu:
“Oğlum uzun zaman benim çocuğum olmamıştı. Pek çok doktora başvurduk bir netice alamadık. Bu sefer kendi tapınaklarımızda dualar ettim, olmadı. Ümidimi artık kesmiştim. Bizim fakir bir Müslüman komşumuz vardı. O kadına gittim. Derdimi anlattım, üzüntümü belirttim. Bana ‘Sen hiç Müslümanların mescitlerine gittin mi?’ diye sordu. Ben de ‘Hayır’ deyince, ‘Sen evine git baştan aşağıya iyice bir yıkan da gel.’ dedi. Ben de dediğini yaptım. Beni alıp bir mescide götürdü. ‘Ben namaz kılacağım, sen de benim yaptıklarımı yap. Sonra Allah’a dua ederiz.’ dedi. Namaz kıldıktan sonra beraber Allah’a dua ettik... Bir sene sonra sen doğdun. İlk konuştuğun kelime de ‘Allah’ sözü oldu. Ben ‘Oğlum, anne, de!’ diyordum. Ama sen hep ‘Allah’ diyordun... Tabii sonraları unuttun. Ama şimdi Müslüman olduğunu söylüyorsun. Sen zaten doğduğunda Müslüman imişsin ki, ilk sözün Allah olmuş.”
Bir müddet sonra ikinci arkadaşları da İslamiyet’i kabul etti. Üçüncü arkadaşları “Belki kabirde Müslüman olurum!” diyordu. Ama Müslüman arkadaşlarının cana yakın samimi davranışlarına hayran olup arkadaşlarına katıldı. Sonra da gözyaşlarıyla “Ne büyük bir nimet ve lütuf içinde bulunuyorum, yeni fark ediyorum!” dedi...
Abdullah Aymaz_Ailem Dergisi
BİR HADİS
Kün fi’d-dünya ke-enneke garîbün ev âbiru sebîlin ve udde nefseke fî ehli’l-kubûr.
“Dünya gurbetinde olduğunu unutma ve hep bir garip gibi davran ya da bir yolcu gibi yaşa.. Asıl ve ebedî vatanına gideceğine öylesine inan ki, ölmeden önce ölmüş ol ve kendini kabir ehlinden say!” (Tirmizi, Zühd, 25; İbn Mace, Zühd, 3; Müsned, 2/24, 41, 131
BİR DUA
Hz. Muaz (ra) rivayet ediyor: “Resûlullah (sas) elimden tuttu ve: ‘Muaz! Vallahi seni Allah rızası için gerçekten seviyorum.” buyurdu. Sonra sözüne şöyle devam etti: “Muaz! Her namazdan sonra şu duayı mutlaka okumanı tavsiye ediyorum: Allahümme einnî alâ zikrike ve şükrike ve hüsni ibadetik: Allahım! Seni anıp zikretmek, nimetine şükretmek, sana layık ibadet etmek için bana yardım eyle!..” (Ebu Davud, Vitir 26. Nesaî, Sehv 60)
BİR HADİS
Bedende başın yeri ne ise, dinde namazın yeri de odur. (El-Mu’cemü’l-Evsat, 2/383; Mecmeu'z-Zevaid, 1/292)
Bir yumurta nasıl paketlenir?
Bir yumurta hiçbir zaman elimize paketlenmeden ulaşmaz. Yirmi dört saatlik bir üretim faaliyetinin neticesi olan bu leziz nimet, mutfağımıza kadar güvenle ulaşabilmesi için son derece dikkatle planlanmış bir ambalaj içinde bize sunulur. Yumurta kabuğu deyip geçmeyin. Kırıp çöp sepetine attığımız bu mükemmel ambalaj, mimarisi ve estetiğiyle akılları hayrete düşüren bir sağlamlık, pratiklik ve geometri şaheseridir. Yumurtanın sarısı ve akı, tavuk vücudunda ayrı ayrı yerlerde imal edilir. Sonra bu mamul yaklaşık on altı saat süren bir işlemle ambalajlanır.

Önce yumurtanın şekline bir bakın. Parmaklarınızla iki ucundan ne kadar kuvvetle bastırsanız, kırılmadığını göreceksiniz. Bu sağlamlığın yanında pürüzsüz ve kusursuz bir şekli de vardır. Normalde çok iyi bir kalıba ve tezgaha ihtiyaç duyan böyle bir eser, içinde hiçbir kalıp bulunmayan tavuk vesilesiyle bize sunulmaktadır. Yumurtayı paketlemekle görevli olan bez, tavuğun vücudundaki bütün kalsiyum ve karbonat iyotlarını çekecek şekilde düzenlenmiştir. Öyle ki, tavuğun besininde kalsiyum eksildiği zaman, kabuğun hammaddesi olarak tavuk, kendi kemiklerini kullanır.
Öyle bir fabrika düşünün ki, tavuk kanı gibi pek de iştah açıcı olmayan bir maddeden hem yumurta sarısını hem yumurta akını hem de kabuğunu ayrı ayrı çıkarsın ve beş-on santimlik bir üretim şeridi içinde bütün bu işleri tek tek gerçekleştirdikten sonra kan ve dışkı gibi iki pisliğin içinden yumurta gibi tertemiz ve faydalı bir gıda üretsin. Bir şeyden her şeyi yapan bir ilim ve kudretin sahibinden başka bu fiile mührünü basabilecek kim var?
Modern teknoloji tavuğun besininden ya da kanından yumurta yapabilecek bir fabrikayı kuramadı. Olmaz ya, eğer kurmuş olsaydı bugün bir yumurtayı on beş kuruşa değil, yüzlerce liraya yiyemezdik.
* “İnsan yediği şeylere bir baksın.” (Abese Sûresi, 24)
* Her yumurta kırışınızda, kabuğu atmadan önce ona uzun uzun bakın. Size bu nimeti böyle mükemmel bir ambalaj içinde göndereni düşünün. O’nun adını anın, afiyetle yiyin ve O’na şükredin.
Dünyayı terk ne demek?

Dört şey için dünyayı terk etmek gerekir:
1- Dünyanın lezzet ve zevkleri zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi ve sancısı vardır.
2- Dünyanın ömrü kısadır. Süratle yokluğa doğru gitmektedir. Ayrılma veya yok olma düşüncesinin verdiği elem, beraberlikten hasıl olan lezzeti acılaştırıyor.
3- İnsanı bekleyen ve insanın da süratle kendisine doğru yol aldığı kabir, dünyanın ziynetli eşyasını hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünyada nefsin hoşuna giden şeylerin çoğu kabirde çirkin ve geçersizdir.
4- Peygamberler, sıddıklar, şehitler, Salihler ve hakiki dostların ekseriyeti kabir memleketine gitmişlerdir. Burada kalan bir ikisi de gitmek üzeredir. Öyle ise o dostların yanına gitmeye hazırlanmak gerekir. Ahirette o dostlarla beraber olmanın yolu ise, onların hâlleri ile hâllenmek, açtıkları yolda yürümek ve onlar gibi yaşamaktan geçer.
Susmak büyük bir fazilettir
Peygamberimizin halinde sükût, yani sessizlik hakimdi. Sükûtu çok sever, ihtiyaç olmadan konuşmazdı. Güzel konuşmayan veya konuşurken edep ve terbiyeye uymayan kişiden yüzünü çevirirdi. Sahabîlere, “Resulullah’la sohbet eder miydiniz?” diye sorduklarında, onlar, “Evet, fakat o çok az konuşurdu.” şeklinde cevap verirlerdi.
Peygamberimiz, sahabîlerin sorusu üzerine cihat, oruç ve zekâttan sonra en hayırlı ibadetin sükût olduğunu bildirmiş ve şöyle buyurmuştu: “Susmak, konuşunca da hayır konuşmak.” Muaz bin Cebel’in, “Dilimizin söylediklerinden mes’ul olur muyuz?” demesi üzerine Peygamberimiz şöyle buyurdu: “İnsanları cehenneme yüzüstü düşürecek olan şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun, faydalanın, kötü konuşmayın ki, selâmette olasınız.” Peygamberimiz her fırsatta yerinde konuşmanın, boş yere söz söylememenin önemini bildirmiştir 7月14日
El-ESMÂ-ÜL - HÜSNÂ 
ALLAH (cc.) 

Sevdiklerimize bilgimizin, kültürümüzün, geleneğimizin, dilimizin geliştirdiği en güzel kelimelerle hitap ederiz. Sevgilim, canım, ciğerim, servi boylum, ahu gözlüm, sultanım... vs. gibi kelimeler kimliklerini de beraberlerinde taşırlar. Dil bilimi bu kelimelerin hangi çağlardan, hangi dağlardan veya hangi bağlardan akıp, hangi medeniyetlerden süzülerek geldiğini belirler.
Şair: “Güzelliğin neye yarar, şu bendeki göz olmasa” der. Göz görür, gönül sever, akılda bu işe şaşar kalır. Gören gözü, seven gönülü, sevmeyi ve sevilenleri yaratan ise Allah (c.c.) dır.
Kedinin gözünde bülbül, bir yudumluk ettir. Öküzün gözünde çiçek bir çiğnemlik ottur. İnsanın gözünde ise binlerce şiirin yazılmasına binlerce resmin yapılmasına ilham kaynağıdır. İnsan ve kedi İkiside göze sahiptir ama Allahımız bize ayrı bir göz, ayrı bir gönül vermiştir.
Sevgimizi ve sevdiklerimizi yaratan Allah’ımızı seviyoruz. Peki ama Allah’ımızı tanıyor muyuz? Biz tanıdıklarımızı duyma, görme, tatma, koklama, dokunma gibi beş duyumuz, hafızamız ve genlerimizdeki programa göre tanırız.
Uzaktaki eşyayı gözümüz görmez. Sesini kulağımız işitmez. Duyu organlarımızın bir sınırı var. Hafızamızın sınırı da ana rahminden öne geçemez, kabirden öteye geçemez. Sınırlı olan sınırsızı kavrayamaz.
Şair: “İdraki uluhiyyetine var mıdır imkan Aklın dahi mahiyyetini bilmiyor insan” (İsmail Safa) “Akl”ın ne olduğunu kavrayamayan insan, bu akılla Allah’ın zatını kavramaya çalışıyor. Kavrayamayınca en kolay yolu seçiyor ve inkara yöneliyor.
Dede Korkut: "Yücelerden yücesin
Kimse bilmez nicesin
Görklü (güzel) Tanrı
Çok cahiller seni gökte arar, yerde ister
Sen hod (kendi) mü’minlerin
gönlündesin" der.
Rabbimiz: "Gözler onu idrak edemez. O gözleri idrak eder. O her şeye nüfuz eden iyilik yapan ve her şeyden haberi olandır” buyurur. (K.K. En’am 103) Sevgi gönülde olur. Ancak gönüldeki sevgi görünmez. O görünmeyen sevgiyi, sevgiliye gönderirken yine görünmeyen elçilerle göndeririz. Kelimeler elçilerimizdir.
Mecnun: “Leyla, Leyla” diyerek sevgisini açığa çıkarıyordu. Biz gönlümüzün tamamını Allah’a imanla süsledik. Dilimizi O’nun güzel isimleriyle süsleyelim. Böyle yaparken sevgimizi Mevla’mıza bildirmiyoruz. O zaten biliyor. Biz, Allah’ın güzel isimleriyle zikrederken, cümle aleme güzellikler saçarken, ağzımızı Allah’ımızın isimleriyle hem tatlandırıyor, hemde en güzel kelimelerle ağzımızı ayarlayarak kötü kelimelere yer vermiyoruz.
“Gül” deyince burnumuza güzel koku gelmez. “Bal” deyince ağzımız tatlanmaz. Gülü koklamalı, balı tatmalı.
Mevlana: “Ey Hu, Hu” diyen ve “Hu” demeye kanaat eden, “Hu” kadehinden içmeyince heva ve hevesten nasıl kurtulursun?” diyor. (T. Mevlevi Şerh.3447)
El-Esmâ-ül Hüsnâ= Allah’ın güzel isimleri bizi Allah’a götürürse, bizi benliğimizden sıyırır, kir ve pasımızı kazırsa, gülü koklar, balı tadarsak muradımıza ermiş oluruz.
Süleyman Çelebi: “Bir kez Allah dese Aşk ile lisan
Dökülür cümle günah mislü hazan"
Allah’ın isimleri aşk ile söylenirse üzüntü, stres, keder, gam ve günahın döküleceğini söylüyor. Dilinle Allah, Allah, Allah diyerek zikret. Kalbinle de Allah’ın yarattıklarını fikret, düşün. Fikirsiz zikirin, zikirsiz fikirin faydası yoktur.
Şeyh-ül İslam Yahya efendi:
"Bir alay olsa güzeller hep teveccüh yaredir
Halkı alem birbirine padişahı gösterir” diyor. Yani göz binlerce güzel görse de gönül yare yönelir.
Çünkü yaratılmışların her biri Yaratanı gösterir. Bazılarının günde yüz defa “Avrupa birliği, Avrupa birliği” diye zikrettiği bu günler de, bizde yüz bir defa “Allah, Allah, Allah" diye zikredelim.
Bakalım kim kazanacak? Annenizi, babanızı, eşinizi, dostlarınızı seversiniz ve sevdiğinizi uygun, güzel bir kelime veya cümle ile ifade edersiniz. Bu ifade etme işi yalnız karşı tarafa bildirme işi değildir. Kendi iç dünyamızda besleyip büyüttüğümüz sevginin dilimizde kelimeden çiçekler açması gibidir. Gül ağacı özünde taşıdığı çiçeğini bülbülüne sunamazsa kurur. Tepeden tırnağa kadar bütün hücrelerimizde ve gönlümüzde taşıdığımız Allah'a imanımızın zikir çiçeğini açtıramazsak biz de çöl gibi kurak, ateist- gavur gibi çorak oluruz. Ot bitmeyen toprak, meyve vermeyen diken gibi oluruz. Toplumların kanını emen Siyonist, girdiği ülkelerde kan, gözyaşı, yangın, radyasyon, barut kokusu saçan kapitalist gibi oluruz.
Askerlik yaparken okuma yazma bilmeyenlerin mektubunu ben okuyup yazıverirdim. Bir arkadaşımıza mektup eşinden gelirdi. İkinci mektup gelinceye kadar o mektubu her gün bana okuturdu. Ben okurdum. Benim dilimden ancak kelimeler ve harfler çıkardı. Ancak onun içinden geçenleri ben anlayamazdım. Mektuptaki "Osman'ım" sözcüğü bana göre yedi harfli bir sözcüktür. Gel onu bir de Osman'a sor. O "Osman'ım" sözcüğündeki "ım" eki neler ifade ediyor.
Osman eşinin kendini sevdiğini biliyordu. Ama tekrar tekrar "Osman'ım" kelimesini duymak istiyordu. Bizim içimizi dışımızı bilen Allah'ımız: "Ey iman edenler, Allah'ı çokca zikredin" buyurur. (Ahzab 41) Peki ama nasıl zikredeceğiz? Şair: "Kaddı yâra kimi ar-ar dedi, kimisi elif/Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif" diyor. Yani sevgilinin boyunu kimileri serviye benzetti, kimileri elife benzetti. Hepsinin sevdiği ve anlattığı aynı ama kelimeleri ayrı. Kelimelerimizin gücü bizim kültürümüzle orantılıdır. "Gözüyün çapağını yiyeyim" diyerek sevdiğini anlatmaya çalışan biri, bir başkasını kusturabilir. Birisi "Minik kuşum" derken, yılan yetiştiricisi de "yılanım" diyebilir.
Onun için Rabbimiz " Size öğrettiği gibi Allah'ı zikredin" buyurmuş. (Bakara 239) "En güzel isimler Allah'a aittir. O isimlerle Allah'a dua ediniz" buyurur. (A'raf 180) Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'inde güzel isimlerinden 99 kadarını bize bildirmiş. , Peygamber Efendimiz de dualarında Rabbinin isimleri ile dua etmiş. El-Esma-ül Hüsna hadisinde bize 99 tanesini öğretivermiş. Kur'an ve sünnetin öğrettiklerinin dışına çıkarsak çok iyi niyetlerle biz de yanılabiliriz. "Allah'ın isimlerinde sapanları/sapıtanları bırakınız" buyurur. (A'raf 180)
"Allah üçtür" diyen Hıristiyanlar, "Allah hiçtir" diyen ateist-gavurlar, "Allah tabiattır" diyen eski dehriyyun, yeni natüralistler hep Allah'ı tanımada kendi akıllarını esas alıp Allâh'a sınır çizmişler ve o sınırın dışına çıkmaya izin vermedikleri bir mahkum haline getirmeye çalışırken kendileri cehenneme mahkum olmuşlar. Batıda Allah'ı Kiliseye mahkum ettiklerini söyleyenler İslam aleminde de camiye mahkum etmeye çalışıyorlar.
Ama siz "Lâ ilâhe" deki "Lâ" kılıcıyla onların putlarını parçalıyor, denizin leşi dışa attığı gibi kendini ilahlaştırmaya çalışan şahıs, kurum ve kuruluşları gönül denizinizden sürüp çıkarıyor ve "İllallah" kelimei tayyibesiyle gönül denizini tertemiz berrak hale getiriyorsunuz.
"La ilahe illallah" derken bir çok ilah var da onları reddetmiyorsunuz. Onlar zaten yoktu. Ancak kendini ilah zanneden "Allah'ın dediği değil, benim dediğim olur" diyen Firavunlaşmış insanlar var. Sen onlara "delilik yapma, Allah'tan başka Yaratan, Yaşatan ve Yöneten yoktur" diyorsun. Haydin sizde günde yüz defa "Lâ ilâhe illallah" demeye başlayıverin.
Güneş yedi renkten meydana gelir. Tek renk halinde görünür. Ama tabiatta milyonlarca renk cümbüşüne dönüşür.
“Allah” ismi bütün el-esmâ-ül-hüsnâ’sının manasını kendinde toplayan bir isimdir. Altı milyar insan, Allah’a inanır. Ancak Allah’ın isimleri, sıfatları ve fiillerinde herkes kendi ufku kadar Allah’a sınır çizer.
Biz ise aklımızla Allah’a sınır çizmek, tarif etmek yerine Rabbimiz Kur’anın’da kendini bize nasıl tarif etmişse biz öyle inanırız. Bizim imanımızın daha sağlam olduğunu söylememiz bundan kaynaklanmaktadır.
“Rahman, Rahim, Ğaffâr, Kahhâr isimleri Allah’ın güzel isimlerindendir” diyoruz da “Allah ismi, Rahmanın isimlerindendir” demiyoruz. Bu da gösteriyor ki bütün güzel isimlerin ma’nası “Allah” ismi içinde toplanmıştır. Onun için K. Kerim’de 2697 defa Allah ismi tekrarlanmıştır. Diğerleri bir veya birkaç defa tekrarlanmışlar.
Kelam sıfatının “Kün” = “ol” emriyle kainat yaratılmıştır. El-esmâ-ül-hüsnâ’sıyla varlığa tecelli etmiştir. Güneşin aynada göründüğü gibi tecelli etmiştir. Hz. Ali (r.a.) “nereye baksam Allah’ın san’atını, kudretini, ilmini görürüm” diyor.
Rabbimiz: “Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde karışıklık çıkararak bozgunculuk yapmayın” buyurur. (A’raf 74)
Bir haftalık çocuğunuzu nasıl dikkat ederek, hiçbir tarafını incitmeden severseniz, çiçekli bir bahçede dolaşırken çiçekleri ezmeden gezerseniz, yeryüzünü dolaşırken de “bu dağlar, bu taşlar, bu kuşlar, bu denizler, bu yıldızlar, bu çiçekler, bu böcekler Allah’ındır” diyerek dikkat edeceksiniz. Sevdiklerinizin çocuklarını, çiçeklerini korursunuz. Rabbiniz ise size bütün sevdiklerinizi yaratandır. Kainat dediğimiz “evren” Rabbimizin mülküdür. Allah’a iman eden onun mülkünü korur. Şirkle, isyanla, inkarla, israfla o mülkü kirletmez.
Çatık kaşlı, asık suratlı, cimri bir zenginin köşkünün bahçesinde kahve içen Neyzen Tevfik ağzına gelen balgamı atmak için sağına bakar gül var, soluna bakar sümbül var, önü ardı her taraf çiçek. Tükürecek yer bulamayınca ev sahibinin yüzüne tükürmüş ve “daha uygun yer bulamadım” demiş.
Yunus’un “sordum sarı çiçeğe” ilahisinde söylediği çiçeklerin “Allah” diyerek açtığını, derelerin “Allah” diyerek aktığını, rüzgarların “Allah” diyerek estiğini düşünen insan, havayı kokuşturamaz, dereyi kirletemez.
İşte Rabbimizin Kur’anın’da birinci derecede iman üzerinde durması bundandır. Günümüzde paraya tapanlar, para putunu kasasında tutmak için “İktisad” adı altında sanayii artıklarını temizlemeye yanaşmayıp, para putunu çevreyi korumak için harcayamadığından denizdeki balıkları, havadaki kuşları, dağlardaki ağaçları kuruttular.
Halk uyanmadan kendileri ucuz paralarla “çevreci dernekleri” kurdurup halkın gözlerini başka yerlere çekmeye çalışıyorlar. Allah’a iman eden herkes Allah’ın mülkünü korumakla görevlidir. Allah’ımız yalnız Müslümanların Allah’ı değildir. Bütün alemlerin Rabbidir.
Her gün namazımızda kırk defa bunu tekrarlıyoruz. Evrensel dinin mü’minleriyiz. Alemlere rahmet olan peygamberin rahmet ümmetiyiz. Avrupa birliğindekiler, Amerikadakiler, Afrika, Japonya ve tüm dünyadakiler, aynı güneşte ısınırlar, aynı Allah’ın kullarıdırlar. Hz. Adem’in çocuklarıdırlar.
Efendimiz: “Allah yeryüzünü bana dürdü/topladı, doğusunu da, batısını da gördüm. Bana dürülen o yerlere, yeryüzünün doğusuna da, batısına da ümmetim sahip olacaktır” buyurmuş. (Müslim fiten bab 5, Hadis 2889, Ebu Davud fiten 1 hadis 4252, Tirmizi fiten Hadis 2203, İbni Mace fiten hadis 3952.
Alemlerin Rabbi Allah’a ve alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v.)e iman edenlere yeni ufuklar açılıyor. Hayırlı olsun.
“Zarar veren” ve “Fayda veren” anlamlarına gelen bu iki ismi şerifler bu şekilde Kur’an-ı Kerim’de yoktur. Ancak “Allah’tan başka size fayda ve zarar verecek yoktur” anlamında bir çok ayet vardır. “De ki: Ben Allah’ın dilemesi dışında kendime bile fayda ve zarar veremem” (A’raf18)
İmanın altı şartını öğrenirken “Hayır ve şer Allah’tandır.” diye öğrenmiştik ya işte bu iki isim onu ifade eder.
İnsanlık tarihi boyunca Allah’a iman etmeyenler, hakkın yanında değil, gücün yanında yer alanlar, yanardağ patlaması, deprem, yangın, sel felaketi gibi gücünün yetmediği olaylar karşısında kalınca kafasından şer tanrısı veya yer tanrısı, veya fırtına tanrısı gibi isimlerle sapkınlığını devam ettiriyor. Peygamberlere kulak verenler ise Melekle-şeytanı, hayırla-şerri, imanla-inkarı, sıhhat ile hastalığı, gül ile dikeni, gündüzle geceyi, su ile ateşi yaratanın Dar ve Nafi olan Allah olduğunu bildiler. “Sana kul olmak dünyaya sultan olmaktan evladır” dediler ve Ali Edirneli gibi: “Nar-ı ğam, nur-u safa hep bir çerağın pertevi,
Çeşm i irfan ile baksan arada bîgâne yok” dediler. Yani yürekler yakan keder, hüzün, gam ateşleri de, vücudumuzun her zerresinde parlayan sevinç, keyif, mutluluk parıltıları da aynı kaynaktan gelir. İbret, irfan gözüyle bakarsan aralarında hiçbir fark yok. Doğan çocuğuna sevinen, depremde veya trafik kazasında ölen yavrusuna üzülen anne her iki halde de Rabbine yöneliyor, tecelliyi ve teselliyi orada buluyor.
Ya imansız ne yapsın?

El - Muzil
Müzil : Alçaltan, zillet veren, hor ve hâkir eden
Cenab-ı Hak buyuruyor: "Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır." (1)"O gün, öyle yüzler vardır ki, 'zillet içinde aşağılanmıştır." (2)
- Hor ve hakir edilme, Allah'ın inkarcıları uğrattığı "dünya azabı"nın bir parçasıdır. Tüm hayatlarını başkalarına gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkarcılar için 'hor ve aşağılık kılınma', son derece büyük bir azaptır.
Allah pek çok ayetinde, ahirette inkarcılara alçaltıcı bir azap olduğunu haber verir. Bu, inkarcıların dünya hayatındaki kibir ve büyüklenmelerine karşılık Allah'ın takdir ettiği bir cezadır. Çünkü dünya hayatında inkarcıların en büyük hedeflerinden biri, başka insanlar tarafından takdir edilmektir. Bu nedenle de hayatlarını Allah'ı övmekle değil, kendilerine övgü toplamakla geçirirler. Allah da bu beklentilerine karşılık olarak cehennemdeki azaplarını bunun üzerine kurmuştur. Cehennemde en büyük yıkımı ise insanların karşısında küçük düşüp aşağılanınca yaşayacaklardır. (3)
- Müzil, inkar edenleri dünyada kölelikle, cizye vermekle, alçaltmakla zelil kılan, ahirette de onları cezalandırmakla ve ebediyen cehenneme de kalmakla zelil kılandır. Allah asilere destek vermeyerek onları zelil kılmıştır. Bu yüzden asiler günah bataklığına saplanmışlardır. Allah, bir kulunu zelil kılmak istediğinde onu arzu ve isteklerine düşkün yapar, kendisiyle onun arasına bir perde çeker ve onu kendisine dua etmekten uzaklaştırır. (4)
- Tenbih: Allah'ın emir ve yasaklarına aykırı davranarak zelil olmaktan korkarlar, bu yüzden Allah'a itaatten ayrılmazlar. Buna karşılık Allah da onları aziz kılar. Emir ve yasaklarına aykırı davrananları, kendisinin belirlediği yolda yürümeyenleri ve kendisine düşmanlık edenleri de zelil kılıp alçaltır. (4)
- Bu ismi 770 defa çeken düşmanını kahru perişan etmek hususunda Cenab-ı kibriyanın yardımına nail olur. Düşman kötülüğünden, zalimin zülmünden korkmaz. Her gün sabah erkenden bu esmaya devam ederse korktuğundan emin olur. (5)
- Bir kimse bir zalimden veya hased eden, kin güden birisinden korksa "Yâ Müzil" ismini 75 kere okusa daha sonra secde eylese ve secde de "Allahım beni filan kişinin şerrinden emin eyle, koru" diye dua ederse Allahü teala onu o adamın şerrinden korur. (6)
El - Mümit
Mümit : Öldüren, ölümü yaratan Al-Mumit : The Taker of Life. He who creates the death of a living creature.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır..." (1) "Her canlı, ölümü tadar..." (2)
"De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır..." (3)
- Mümit, isim olarak Kur'an'da geçmez, fiil olarak geçer. Mümit, canlı varlıkları öldürendir. Allah ölüm ile sağlıklı ve güçlü olanların gücünü yok eder. O, her şeyi yaşatan ve öldüren, her şeye kadir olandır. Allah, yaşatma sıfatı ile övündüğü gibi, öldürme sıfatı ile de övünür. Bu, hayır ve şerrin, yarar ve zararın yalnız O'ndan geldiğini, mülkünde hiçbir ortağı bulunmadığını, yalnız kendisinin, bâki ve ebedi olduğunu, kendisinin dışındaki bütün varlıkların fani olduğunu bilmemiz içindir. Her müslüman, mutlak olarak yalnız Allah'ın yaşatan ve öldüren olduğunu bilmeli ve inanmalıdır. (4)
EL-ADL 

"Çok adaletli” anlamına gelen “el-Adl” ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de “O ki seni yarattı, düzeltti ve dengeli yaptı” (İnfitar7) ayetinde insanın vücut yapısının dengeli ve estetik olduğunu ifade etmek için Adl kökünden gelen fiili kullanmış.
“Şüphesiz Allah adaleti ve iyiliği emreder” ayetinde de Rabbimiz adaletiyle toplumda dengeyi sağlamamızı ister.
Hakimin hüküm verirken adaletle hükmetmesi (Nisa 58), noterin yazarken adaletle yazması (Bakara 282), kardeş toplumların arasını bulurken adaletli davranılması (Hucurat 9) konuşurken bile adaletten ayrılınmaması gerektiği (En’am 152) emredilir.
Adalet, eşitlik demek değildir. Adalet: dengeli yapmaktır. Rabbimiz saçımızdan tırnağımıza kadar neyi nereye koymuşsa hiç itirazımız yok. “Benim gözüm omuzumda olsaydı, burnum dirseğimde olsaydı” diyen yok.
Tabiattaki dengeye de itirazımız yok. “Fil deki hortum, karıncada olsaydı, karıncanın ayakları Filde olsaydı” diyenimizde yok.
Adamın biri bahçede kocaman ceviz ağacının, küçücük meyvesiyle yere yayılan kabağın, kocaman meyvesini görünce “Ya Rabbi bu da adalet mi? Kocaman cevize küçücük meyve vermişsin, küçük kabağa kocaman meyve vermişsin” derken ceviz ağacından bir tane ceviz başına düşer ve hemen kendine gelir. “Ya Rabbi ben hata ettim. Ya bu kabak başıma düşseydi, halim ne olurdu?” der ve tevbe eder.
Rabbimiz, mü’min kullarına bazı belalar, musibetler, depremler, yangınlar, yıldırım çarpmaları, hastalıklar verdiğinde bunu adaletsizlik olarak görmeyeceğiz. Doktor hastasına acıtıcı iğneyi batırır. Yakıcı ilaçlar verir. Bazen hastalıklı organı kesip atar. Bütün bunlar hastanın iyiliği içindir. Hastasına tatlı yemeyi yasaklayan bir doktorla, hastaya gizlice baklava getiren birini gören ve işin iç yüzünü bilmeyen bir kişi doktoru zalim olarak görür ve tatlı getireni iyilik sever olarak görür.
Aslında o tatlı getiren şeker hastasına kötülük yapıyor. Kadın ticaretine karşı çıkanlar, erkeğin kadın kılığında kendisini satmasına karşı çıkanlar, milyarlarca insan açlıktan ölürken gayri meşru kazancını köpeğine miras olarak bırakanlara karşı çıkanlar, viski, votka, rakı, şarap, eroin gibi uyuşturuculara karşı çıkanlar basiretsiz insanlar yanında zalim doktor gibi görülürken bütün bu pislikleri yapanlar özgür dünyanın laik ve demokrat şövalyesi kabul ediliyor.
EL-AFUV 

“Afveden” anlamına gelen bu ismi cemili Kur’an’ı Kerim’de beş defa tekrarlanmaktadır.
“Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz veya bir kötülüğü affederseniz muhakkak Allah affedicidir, her şeye gücü yetendir.” (Nisa 149)
Rabbimiz Bakara 52 de buzağıya tapınan beni İsraili afvettiğini, Ali İmran 152’de Uhud savaşından kaçan Müslümanları affettiğini haber verir.
Puta tapınmak, harbden kaçmak en büyük suç olduğu halde suçu işleyenler pişman olunca Allah onları cezalandırmak yerine afvediyor. Bizlerin de afvedici olmasını istiyor ve insanları afvedenler övülüyor. (Ali İmran 134) Yakınlarımızın katilini afvetmemiz tavsiye edilir (Bakara 178)
Rabbimiz afvedicidir, afvı sever öyle ise bizde afvedici olmalıyız. Suçluların tevbe etmelerine, özür dilemelerine yardımcı olmalıyız.
Sevgili Peygamberimiz “Şüpheden sanık yararlanır” kuralını koymuş ve “cezaları şüphelerle kaldırınız” buyurmuş. (Tirmizi, Hudud bab 2, ibni Mace Hudud 5)
Bütün insanların günahı bir araya gelse Allah’da afvetse Rabbin afvından, rahmetinden bir şey eksilmez.
EL-ALİM 

“Her şeyi bilen” manasına gelen “el-Alim” ismi şerifi Kur’an’ı Kerim’de 162 defa zikredilmiştir.
4 defa da el-Allâm=çok iyi bilen olarak zikredilmiştir. İlim kelimesi 105 defa tekrarlanmıştır.
Bütün bunlardan ilmin önemini anlıyoruz. Yediğimiz yemeklerin, içtiğimiz içeceklerin, giydiğimiz elbiselerin, evlerimizin, bineklerimizin hepsinin yapılması, kazanılması, harcanması ilimle olmaktadır.
Rabbimizin ilmiyle insanlık ailesinin ilmini kıyaslamak için bilgisayar çağını yakalayan insanın keşfettikleri ve ilim diye sevindikleri Rabbimizin milyonlarca yıl önce yarattığıdır. İnsan yaratmıyor, yaratılanı keşfediyor. Kendi vücudunda bir hücre yaratamadığı gibi daha vücudundaki hücrelerin sayımını tamamlayamamıştır.
Genetik mühendisleri genlerin şifresini çözmeye çalışıyor. Bunlar güzel gelişmeler ama o genlerin şifresini Rabbimiz Hz. Adem’in genlerinde kodlamıştı. Ayrıca gen mühendisleri kendi akıllarını da kendileri yaratmış değil.
Biz “Alim” olan Allah’ın ilminden yararlanmaya çalışacağız. Kelamı olan Kur’an ilimlerini öğrendiğimiz gibi tabiat bilimlerini de öğreneceğiz. Kur’an’ı indiren Allah’tır. Tabiatı yaratan Allah’tır. O’nun indirdiğini ve yarattığını anlamaya çalışmak ibadettir.
İnsana kalemi öğreten (Alak 4) kitabı öğreten (Maide 110), Kur’an’ı öğreten (er-Rahman 2), isimleri öğreten (Bakara 31), harp sanayiini öğreten (Enbiya 80), Süleyman’a (s.a.v.) kuş dilini öğreten (Neml 16), bilenlerle bilmeyenlerin denk olmadığını bildiren (Zümer 9) Allah (c.c.)
“Her ilim sahibinin üstünde daha alim biri vardır” buyurur. (Yusuf 76) ve ilim despotluğu yapan, ilmin şarlatanlığını yapanları da uyarır.
Mal arttıkça yükünüz artar. İlim arttıkça yükünüz hafifler. Mal dağıtılınca azalır, ilim dağıtıldıkça çoğalır. Yemeğe doyulur, ilime doyulmaz. Siz malı korursunuz,ilim sizi korur.
EL-ALİYYU -

“Yücelerden yüce” anlamına gelen el-Aliyyü ismi celili Kur’anı kerimde 8 defa geçmekte.
“O’nun (Allah’ın) dışında çağırdıklarının hepsi batıldır. Şüphesiz O yücedir, büyüktür.” (Lokman 30)
Zatıyla, sıfatıyla her şeyden yücedir. Çünkü bizim “yüce” dediğimiz şeyleri O yaratmıştır. Yüceler yücesine iman edenler de yücelirler. Yüce Rabbimiz, Firavunun orduları karşısında ürperen Musa (a.s)’ya “Korkma en yüce sensin” buyurmuştu. (Taha 68)
Muhammed ümmetine de “Gevşemeyin, üzülmeyin eğer iman ediyorsanız en yüce olan sizsiniz” buyurmuş. (Ali İmran 139)
Sevgili Peygamberimiz Mekke’yi fethetmek için kuşattığında Ebu Süfyan, görüşme yapmak için Efendimizin yanına gireceğinde yanına Efendimizin çok sevdiği Aiz b. Amr’ı da alır. Sahabelerden biri: “Ya Rasulellah, Ebu Süfyanla, Aiz b. Amr geldiler” der. Efendimiz: “Aiz b. Amr’la Ebu Süfyan geldiler” diye cümleyi düzeltir ve “İslam yücedir. Müslümanın üstüne çıkılmaz, önüne geçilmez” buyurur. (Fethul-Bari, ibni Hacer 3/220 Darakutni ve fevaidi Ebi Ya’ladan)
Konuşurken bile kafirin adını Müslüman’ın adının önüne almayın. Yazarken, sıralarken Müslüman’ın adının önüne kafirin adını yazmayın.
İbrahim (s.a.v.) ve Nemrut, Musa (s.a.v.) ve Firavun, Muhammet ve Ebu Cehil diye yazılır. “Filan kafir konuşmasında, yazısında benden bahsetmiş” diye sevinenler imanlarını yeniden kontrol etsinler. Allah’ı inkar eden birinin beni övmesi benim için eksikliktir.
Nüfus kütüğünden başka hiçbir yerde adı yazılı olmayan, kimsenin tanımadığı, ama Allah’ın sevdiği bir garip kulun gönlünde yer edinmek saraylara sahip olmaktan daha değerlidir.
“Ben sizin en yüce Rabbinizim” diyen Firavunlaşmış insanlara Musa aleyhisselam gibi elinde asa, dilinde en yumuşak kelimelerle yüceler yücesinin kim olduğu tanıtılacak.
EL-AZİM -

"Çok büyük" anlamına gelen "el-Azim" ismi celili Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin ismi olarak altı defa geçmekte. Bir defa Kur’an-ı azim olarak (Hicr 87) geçmekte. Yüz defa da büyük başarı, büyük mükafat, büyük ahlak, büyük haber, büyük gün, büyük günah gibi Allah’ın yarattıklarının sıfatı olarak geçmekte.
Yeryüzünün, dağların, denizlerin büyüklüğünü düşünün. Güneşin ve yıldızların büyüklüğünü ve aralarındaki uzaklığı anlatacak rakam bulunamadığından ışık yılıyla anlatılmaya çalışıldığını düşünün ve evrenin büyüklüğünü hayal edin.
Hadisi şeriflerde bildirildiğine göre yedi kat gökyüzü, bütün yıldızlarla beraber, yedi kat yeryüzü "Kürsi" nin yanına atılsa, çöle atılan demirden bir yüzük gibi kalır. "Kürsi" de "Arşı a’la" nın içine atılsa o da çöle atılan bir demir yüzük gibi kalır. (Tefsiri ibni Kesir Bakara 255)
"O’nun ilminden yalnız Onun dilediğinden başkasını kavrayamazlar. O’nun kürsisi gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların (göklerin ve yerin) korunması O’na ağır gelmez. O yücedir, çok büyüktür" (Bakara 255)
"Çok büyük" olan Allah’a iman edenler, büyük alim, büyük mimar, büyük sanatçı, büyük komutan, büyük işveren, büyük işçi yetiştirmeye çalışırlar ve kul yanında küçülmezler.
EL-BAKİ 

“Sonu olmayan” anlamına gelen “el-Baki” Kur’an-ı Kerim’de bu kalıpla geçmez. Ancak ismi tafdıl kalıbıyla ebka olarak “Allah daha hayırlı ve sonu olmayandır” (Taha 73) diye geçer. Bir de Er-Rahman suresinde 26-27 inci ayetlerde her şeyin fani Allah’ın baki olduğu ifade edilir. Kainatın en güçlüsü insandır. Dağları deliyor, denizleri aşıyor, yıldızlara ulaşıyor ama ölümüne engel olamıyor. Gelen gidiyor.
Dünya yaratılalıdan beri bu böyle devam ettiğine göre getiren ve götüren, bu tabiat kanunlarını koyup yürürlükte kılan önü ve sonu olmayan biri gerekiyor ki O da El- Baki olan Allah (c.c) dır.
Şair; “Eğerçi hane-i pür nakşdır sarayı cihan
veli kitabeleri “Küllü men aleyha fan” diyor. Yani Dünya süslü bir saray ama sarayın duvarında nefis bir hatla yazılmış kitabe var ki o da “Dünyadaki her şeyin sonu gelecektir” diye yazar. İktibas yoluyla şair er- Rahman suresinin 26 ncı ayetini şiirine alıvermiş.
El- Baki ye iman edenler ne yapsın?
Şair Baki’nin Kehf 46, Meryem 76 ncı ayetlerden ilham alarak “Avazeyi aleme Davut gibi Sal
Baki kalan bu Kubbede hoş bir sada imiş” dediği gibi kalıcı, faydalı, örnek olucu söz ve eylemlerle Allah katında ebediliği sağlayalım.
EL-BARİ 

Düzelten, iyi eden, güzel yapan manalarına gelen el-Bari ismi Kur’an’ı Kerim’de üç defa geçmekte. (Haşr 24, Bakara 54)
El-Halik= Yaratan manasınadır. el-Bari de düzelten manasınadır. Topraktan insanı yaratan Halik, o insanı el, kol, yüz, göz halinde düzelten Bari dir.
EL-BASİR 

"Her şeyi en iyi gören” anlamına gelen “el-Basîr” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de 47 defa zikredilmiştir. “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.” (Hadid 4) ayetiyle yaptıklarımızın görüldüğüne dikkat çekiliyor. Her şeyi gördüğü haber veriliyor. (Mülk 19)
Her şeyi gören, yarattıklarına göz verebilir. İnsan kendi gözünün görme gücü zayıflayıp giderken çaresiz kalıyor. Göz doktorlarımız göz yapamıyor. Gözlük yapıyor. Rabbimiz başımıza iki göz vermiş bir de gönül gözü vermiş.
Başımızdaki iki gözün pasını, katarağını silmek için göz doktorları yarattığı gibi, gönül gözümüzü cilalamak için kitaplar, Peygamberler ve salih kullar göndermiş.
Rabbimizin bizi her zaman ve her yerde gördüğünü bildiğimizden, kapalı kapılar ardında dümen çevirmek, haram yemek, zina etmek, ihanet etmek, yalan söylemek, zimmet, irtikap gibi suçları işleyemeyiz.
Günümüzde Allah’a imanı olmayanlar “filan devlet şu anda beni görüyor, söylediğimi işitiyor, siyasi geleceğimi yok etmemesi için onun adıyla konuşmaya başlayayım, onu öveyim” diyor.
İşte Basîr olan Allah’a imanın bize verdiği izzet ve şeref bu dünyada başlıyor. Biz kul’a kul olmuyoruz.
EL-BAİS 

“Ölüleri dirilten” anlamına gelen bu “el-Bais” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de “el-Bais” olarak değil de Kabirlerde olanları diriltir şeklinde gelmiştir. “Kıyamet muhakkak gelecektir ve onda hiç şüphe yoktur. Allah muhakkak kabirdekileri diriltir” (Hac 7)
Gözle görülemeyecek kadar küçük meni parçacığını ana karnında diriltip dünyaya çıkaran Rabbimiz, kabirlerdekini de diriltir.
Güz mevsiminde sayılarını ancak Allah’ın bildiği çekirdekler ve daneler yapraklarına sarınarak, üzerlerine de kardan kefenler çekerek toprağa gömülürler. Bahar mevsimi gelince İsrafil’in Sur’u gibi seher yelleri esmeye başlayınca ölmüş çekirdekler çiçeğe dönüşürler.
Rabbimiz her an bize diriliş mucizelerini göstermekte. Ancak insanoğlu gördükleri üzerinde fazla düşünmemekte ve önem vermemekte.
Aklı gözünde olan, bülbülü bir yudumluk et gibi gören, Materyalist kafaya sahip insanlar her çağda olmuş.
İmansızın bir çürümüş kemiği ufalayarak Efendimize: “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?” demiş. Rabbimiz cevap veriyor: “Deki! Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O bütün yaratıkları bilir. (Yasin 78-79)
12 Eylül 1980 askeri darbenin ardından hapishaneler ağzına kadar doldu. Bende vaiz olarak ağırlığı hapishaneye verdim. Sağcılara ayrı ders, solculara ayrı ders veriyorum. Aslında aynı mahallenin iki çocuğu veya aynı ailenin iki çocuğundan birine “sen sağcısın” demişler. Öbürüne de “sen solcusun” demişler. Bunların arasında hiçbir kültür farkı yok.
Solcular bölümünden biri “ben ahirete inanmam. Bir adam denize düşse. Balina adamı yutsa, balıkçılar balinayı tutsa, bin parça yapıp satsa, binlerce adam balinayı yese. Bunlar ayrı ayrı ülkelerde ölse, birisi yanıp duman olsa, şimdi bu denize düşen adamı Allah nereden bulacak?” demişti.
Bak sen dağılışı anlattın. Bende senin toplanışını anlatayım. Bundan otuz beş sene önce sen yoktun. Ana rahmine düştün. Orada seni besleyip büyüten Allah, seni dünyaya çıkardı. Adana’dan domates, Konya’dan un, Karaman’dan bulgur, Rize’den çay, Trakya’dan ayçiçeği, gökyüzünden güneş enerjisi, Afrika’dan lodos, Kafkaslar dan poyraz geldi ve bu hale geldin.
İnsan bile televizyon vericisiyle havaya verdiği ses, renk ve çizgileri dünyanın öbür ucunda televizyon düğmesine basıverince topluyor. İnsanı yaratan Allah niçin toplamasın? Dediğimde topluca “toplar hocam” demişlerdi.
“Şifa tefsiri” adı altında sekiz cilt olarak yayınlanan tefsirimi önce İstanbul da Cağaloğlu’nda Cezeri Kasım Paşa Camii’nin konferans salonunda herkese açık ders olarak yaptım.
O derslere katılan, insanların öldükten sonra amellerine göre tekrar dünyaya geldiğine inanan bir dinleyenime: “Peki dünyada nüfus artıyor mu? Geriye doğru gidersek Adem ile Havva’dan geldiğimize inanıyor musun?” dediğimde. “Evet inanıyorum ve nüfus da artıyor.” demişti. “Peki Adem ölünce badem olarak gelir. Badem ölünce Adem olarak gelir ve nüfus çoğalmazdı. Bu artış nereden geliyor?” Dediğimde “Onu merkezimize sormam lazım” dedi ve bir hafta sonra “uzaylı dostlarımızdan takviye yapılıyormuş” demişti.
Ayrıca derse katılan ve İslam dinini de öğrenmeye çalışan Adana’lı bir delikanlı “Hocam ben, annem, babam, bizim köy hepimiz bir başkasının ruhunu taşıdığımıza, çocukluktan itibaren inandırılırız. Aklım başıma gelince yalan söylediğimin farkına vardım. Ama bırakmak zor. Ama şimdi ben yapmıyorum. Atmıyorum. Ama ailem yine atmaya devam ediyor” demişti.
Türkiye de yetmiş milyon insandan kimse geçmişte dünyada nasıl yaşadığını hatırlamaz. Yalnız Adana ve Hatay yöresinde bir avuç insan hatırlar.
Ayrıca bu köylerde uzun araştırma yapan Amerikalıların söylenenlerin inandırıcı olmadığı kararına vardıklarına Prof. Doksat bey bir televizyon programında söylemiştir.el-Bais’e =Ölüleri diriltene iman edenler olarak bizler de diriliş erleri olur ve bir insanın Müslüman olmasına sebep olursak bütün insanlığı diriltmiş gibi oluruz.
EL-BEDİ 

“Benzersiz ve örneksiz yaratan” anlamına gelen “el-Bedi” ismi Cemili Kur’an-ı Kerim’de iki defa geçer.
“Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O, bir işe hükmetti mi Onun için yalnızca “ol” der, o da oluverir” (Bakara 117) İnsanlar yeni bir eser meydana getirmek için atölye, laboratuvar, araştırma merkezi kurarlar. Tek başına veya ekip halinde günlerce çalışırlar bir eser meydana çıkar. Sonra seri üretime geçilir ve üretilenler birbirinin aynıdırlar.
İnsanlar bir şey üretirken tabiat onun hocası olur. Gökyüzünde uçma fikrini kuşlardan öğrenir, denizlerde yüzmeyi balıklardan öğrenir.
Allah (c.c) evreni yaratırken örnek aldığı yoktur. Yarattığı her şey benzersiz güzel, faydalı ve sağlamdır.
Bugüne kadar yaratılanlardan hiçbirinin faydasız, kusurlu olduğunu söyleyen bir fizikçi, kimyager, biyoloji bilgini çıkmamıştır. Biz Rabbimizin bu sanat galerisinde dolaşırken onun yarattığı insana, hayvana veya bir ağaca haksız yere bıçak çiziği dahi çekmeyeceğiz.
Ünlü bir ressamın eserine bir çizik çektiğinizi düşünün. Ne olur? Ya Rabbimizin yarattıkları?
El- Bedia iman edenler olarak sanata saygı göstererek sanatkarına şükrederken kendi işlerimizin güzel, sağlam ve faydalı olmasına dikkat edeceğiz.
EL-BERR 

"Çok iyilik eden" manasına gelen "el-Berr" ismi cemili Kur'anı kerimde bir defa geçer. "Bundan önce (dünyada iken) biz Allah'a dua ederdik. Şüphesiz O çok iyilik edendir, çok merhamet sahibidir." (Tur 28) İyiliklerin kaynağı Allah (c.c.)dır. İyiliği de, iyilik yapanı da yaratan O dur. Yahya peygamberi şefkatli, tertemiz, anne ve babasına iyi davranan bir insan yapan Allah (c.c.)dır. (Meryem 14) İsa aleyhisselamı annesine karşı iyilik yaptıran yine Allah (c.c.)dır. (Meryem 32) "Çok iyilik eden" Rabbimizin bize en büyük iyiliği akıl vermesi ve bu akıla iman nasip etmesi, sonra sıhhat ve afiyet vermesi. Kalb ve kalıbımızla kendisine kulluk yapmamızı lutfederek başkalarına kul olmamızı engellemesidir. Bizimde iyilik yapmamızı ister ve iyiliğin ne olduğunu Bakara 177 nci ayette şöyle öğretir. İyilik: Allah'a, ahirete, kitaba, peygamberlere iman etmek, malını sevdiği halde yetimlere, fakirlere, yolda kalanlara, isteyenlere, kölelerin hürriyetine kavuşması için vermek, namaz kılmak, zekat vermek, verdiği sözü yerine getirmek, zor ve dar zamanlarda savaşta sabretmektir.
EL-CAMİ 

“Toplayan”anlamına gelen el–Cami ismi şerifi Kuran-ı Kerim’de iki defa geçmekte.
“Rabbimiz, sen kendisinde şüphe olmayan (kıyamet) günü için insanları toplayacak olansın. Muhakkak Allah va’dinden dönmez.” (Ali imran 9)
Öbür ayette de münafıklarla kafirleri cehennemde toplayacağını haber vermekte . (Nisa 140)
“Yangında yanıp duman olup dağılan adamı Allah nereden bulup da toplayacak ? diye soranlar önce kendilerine baksınlar. Kendileri nereden toplandı? Dünyanın her tarafından yiyecek ve içecekler geldi ve onda toplandı . Gökyüzünden güneş ,altı yönden hava geldi ve çocukken delikanlı oldu.
Toplayan Allah bir gün dağıtır ve kıyamette yine toplar. Bizi aile , kabile , sülale etrafında toplayan gönüllerimizi birbirine bağlayan O.
Köylerde , kasabalarda ,şehirlerde bir araya getiren yine O el – Cami olan Allah dır.
El-cami =Toplayan Allaha iman edenler olarak bizler de aileleri,dostları dağıtan değil toplayan olalım . Ara bozan değil arabulan olalım. Gönüller arasına sevgi köprüsü kuralım.
EL-CEBBAR -

"Kırılanı saran, bozulanı düzelten, her şeyden yüce ve dilediğini zorla yaptıran” manalarına gelen “Cebbar” ismi Kur’an-ı Kerim’de Haşr 23 de bir defa zikredilmiştir.
Peygamberlere isyan bayrağını çeken ve kendi koyduğu kurallara uyan yöneticiler için zorba anlamında Cebbar kelimesi kullanılmıştır. (Hud 59) Peygamber efendimize “Sen onlar üzerine bir zorba-Cebbar değilsin” buyurmuş. (Kaf 45) ve böylece kıyamete kadar gelecek olan Müslüman yöneticilere bu ayeti okuyunca yönettiği ülkeyi bir hapishaneye çevirmemesi emredilmiştir.
Denizde balıkların, havada kuşların, karada hayvanların ve ağaçların kırıklarını saran “Cebbar” olan Rabbimizdir. İnsanlık ailesi ise altı milyar insanın sağlık sorunlarını çözememiştir.
Cebbar olan Rabbimiz dünya yaratılalıdan beri yarattıklarının kırıklarını onarmaya devam ediyor. Milyarlarca balıktan, milyarlarca kuşlardan bir tanesini insanoğlu tehlikeden kurtarıp tedavi etse günlerce televizyon ekranlarından o iyilik sembolü insan baş haber olur.
Hergün milyonlarca hayvanın doğumunu sağlayan, onlara sıhhat veren, doğum yaptığı gün süt veren, “Cebbar” olan Rabbimiz ise ekranda bir defa zikredilse irtica hortladı yaygarası başlar. Yaygarayı başlatan, kalpten hastaneye kaldırılsa ona yine şifa veren “Cebbar” olan Rabbimizdir. Cebbara iman eden mü’min insan, hayvan ve diğer yaratıkların yarasına merhem, kırığına sargı olur. Onları kendine doğru yükseltir, yüceltir.
EL-CELİL 

“Şanı yüce” manasına gelen “el-Celil” ismi şerifi Kur’an’ı Kerim’de iki defa zü-l-celal olarak geçmekte. (er-Rahman 27,28)
İlmiyle herkesten yüce, kudretiyle her şeyden yüce, san’atıyla herkesten yüce, her türlü sıfatıyla herkesten ve her şeyden yüce olan el-Celile iman eden bir mü’min ahlakını Kur’an’a göre ayarlayarak yücelmeye çalışır da günahlar, pislikler, rezaletler, sefahetler ona ulaşamaz.
Günah, inkar, isyan içinde debelenen insanların gönüllerinden tutarak onların da yücelmesine çalışır.
EL-ĞAFFAR 

Gizleyen, örten, bağışlayan afveden manalarına gelen ”el-Ğafur” ismi Kur’an’ı Kerim’de 91 defa geçmekte.”El-Ğaffar” 5 defa,”el-Ğafir” ise iki defa geçmektedir.
Vücudumuzu incecik, sihirli bir perdeyle sarıp sarmalayan ”Ğafur" olan Rabbimiz bizi birbirimize güzel çekici gösteriyor.
Bir yangında yüzünün incecik sihirli perdesi yanan insan ne kadar korkunç oluyor. İçindeki kanlar, irinler, damarlar dışardan görünseydi kimse kimsenin yanına yaklaşamazdı.
Mehmet Akif’in: "Ne çirkin yüzler örtermiş meğer, O incecik perde” dediği gibi ”Ğaffar” olan Rabbimiz içimizde görüntüsü hoşa gitmeyen kanımızı, idrarımızı, yiyip içtiklerimizi, incecik bir perdeyle örtüp gizlediği gibi içimizde ürettiğimiz birçok kötü düşünceleri de kimseye göstermemekte.
Ya içimizden geçenler dışımızda görünseydi ne olurdu halimiz? Annemiz, babamız, eşimiz, çocuklarımız, dostlarımız, düşmanlarımız hakkında düşündüklerimiz yüzümüzden görünseydi korkunç olurdu. “Ğafur” olan Rabbimiz içimizi, dışımızı bildiği halde ayıplarımızı, günahlarımızı gizlemekte. “Muhakkak Allah, bağışlayan/örtendir, merhamet edendir” (Bakara 182) ayeti Kur’an’ı Kerim’de çokça tekrarlanmaktadır.
“Ğafur” olan Allah’a iman eden toplum ve bireyleri kötülükleri ve kötü haberleri yaymazlar. Böylece kötülüğü yapan teşhir edilerek ar damarı çatlatılmamış olur. Bir de bu kötülüğü yayarak başkalarının aklına getirilmemiş olur.”Ğafur” olan Rabbimiz: ”Mü’minler arasında kötülüğün yayılmasını isteyenlere dünyada da, ahirette de acıklı azap vardır. Allah bilir, siz bilemezsiniz" buyurur. (Nur 19)
Biz de kötülükleri, ayıpları örteceğiz. Ancak Nisa suresinin 82 inci ayetine uyarak toplumun güvenliğini tehdit eden kötülükleri yetkililerine bildireceğiz.
EL-ĞAFUR -

"Günahları örten, çok bağışlayan" anlamına gelen el-Ğafur ismi Kur’an-ı Kerim’de 91 defa geçmekte ve bu da bize Rabbimizin afvediciliğinin hep öne çıkarılması gerektiğini ve bizim de Allah’ın kullarının kusurlarını kapatmamız gerektiğini ifade etmekte.
El-Ğaffar ismi cemilini açıklarken ifade ettiğimiz gibi Rabbimiz vücudumuzun içini kan, kemik, et, sinirle donatmış, ama dışımıza incecik bir cild perdesi çekerek güzelleştirmiş.
İçimizden geçen kötü düşünceleri kapatacak bir perde vermiş. İşte el-Ğafur’a iman eden bizlerde ayıpları, kusurları, günahları teşhir etmeyeceğiz.
“Zengin” ve “zengin yapan” anlamlarına gelen bu iki ismi şerifinden “el –Ganiyy” ismi Kuran-ı Kerim’de 18 defa geçmekte .
“Ey insanlar ,Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise zengindir ,Öğülmeye layıktır.” (Fatır 15)
El-Muğni; zengin eden ismi Kur’an’da bu kalıpda geçmez ama “Zengin eden de memnun eden de O dur” (Necm 48) ayetinde fiil halinde geçmiştir.
Milyarlarca dolara sahip adam demek, birkaç top kerestenin basılı kağıt haline sahip demektir.
Allah zengindir derken yeryüzüne, altınlarına, incilerine, yakutlarına, mercanlarına, gökyüzüne sahipte ondan zengindir demiyoruz.
Bütün bu saydıklarımız Allah’ın katında bir sineğin kanadı kadar değersiz. Onun hiçbir şeye ihtiyacı yok.
Bizim maddi zenginliklerimizi veren O. Mü’mine de, kafire de veren O. Zenginlik saydığımız şeyleri yaratan O.
Biz Rabbimizden helal yollardan zenginlik vermesini isteyeceğiz ve biz de başkalarına yardımla zenginliğimizi göstereceğiz. Başta gönül zenginliği isteyeceğiz.
Hikaye bu ya, denizde bulunan yuvarlak bir şeyi terazinin kefesine koymuşlar, karşısına yüz gram altın koymuşlar, o yuvarlak şey ağır gelmiş. Bir kilo, bir ton koymuşlar yine ağır gelmiş. Ellerine alıyorlar çok hafif geliyor.
Durumu aklı eren birine soruyorlar. O aklı eren: “Bu, gözü doymaz hırslı bir adamın gözünün etrafında ki kemiktir. Dünyayı verseniz gözü doymaz. Terazinin öbür kefesine bir avuç toprak koyun” demiş. Toprağı görünce terazi dengeyi bulmuş.
Bu hikaye ama sevgili Peygamberimiz şöyle buyurur: “Eğer Adem oğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha olmasını ister. Onun ağzını ancak toprak doldurur.” (Müslim, Zekat, 117, Hadis 1048)
EL-EVVEL - EL-AHİR 
 
“Başlangıcı olmayan ilk ve nihayeti olmayan son” anlamlarına gelen bu “el-Evvel” ve “el-Ahir” ismi şerifleri Kur’an-ı Kerim’de birer defa geçmekte. “O ilktir, sondur, apaçıktır, gizlidir. O her şeyi bilendir” (Hadid 3)
Bizim dilimizde ilk ve son kelimeleri zamana ve mekana ve duruma göre anlam kazanır. Allah (c.c.) için zaman ve mekan olmadığından bu “ilk” ve “son” isimleri Onun evvelinin olmadığı, sonunun da olmadığını ifade ettiği gibi esmasının tecellisiyle ilk yaratanın Allah olduğunu en son yaratanın da yine O olacağını, kainatı ilk defa yaratan, kıyamette kainatı yok eden, yaratılışdan kıyamete kadar her şeyi yine yeniden yaratan. O “İlk” ve “son” olan Allah’tır. “Evvel” ve “Ahir”in yarattıklarının bir başı ve bir sonu vardır. Yaşımız kadar yaşıyoruz ve bizi ilk defa getiren, son defa götürüyor. Yani O’ndan geldik O’na dönüyoruz. Öyle ise O’na yaraşır işler yapalım.
İslami hizmetlerde ilk ve öncü olalım. Hayırlı hizmetlerde ilklere imza atalım.
EL-FETTAH 

"Açan” manasına gelen “el-Fettâh” ismi şerifi Kur’an’ı Kerim’de bir defa “Deki: Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak sonra aramızı hak ile açacak. O açandır, her şeyi bilendir” (Sebe 26)
Ehli kitap, özellikle Yahudilerin hak ile batılı birbirine karıştırdığını, Bakara 42’de haber vermekte. Bu dünyada siyasilerin silah gücü, ilim adamlarının kelime cambazlığı ve basit mantık oyunlarıyla hakkı batıla karıştırıp, içine zehir, dışına şeker konmuş öldürücü imansızlık tuzaklarına bu dünyada yakalananlar gerçeği anlayamadan giderlerse, ahirette hak ile batılın arasını “el-Fettâh” olan Rabbimiz açacak ve herkes gerçeği görecek, ama iş işten geçmiş olacak.
Kur’an’ı Kerim’de ...açtı...açtık şeklinde fiil olarak yedi defa tekrarlanmakta.
Çocuk ana rahminde iken çocuğa rızık kapısını açan, çocuk dünyaya gelince bir kapıyı kapayınca annenin göğüslerinden iki kapıyı açan. Göğüslerdeki iki kapı kapanınca acı-tatlı, yaş-kuru yiyeceklerden dört kapıyı açandır.
Gönüllere iman kapısını açan, imanlı mücahitlere ülkelerin kapılarını açan. Gözlerini açan, hüznümüzü, kederimizi giderip sevinç kapılarını açan. Bereket kapılarını açan (A’raf 96) Çekirdeklere çiçek açtıran, tomurcuk gülleri güldürüp, açan “el-El-Fettâh”a iman edenler gönül kapılarını herkese açarlar. Varlık kapılarını ihtiyaç sahiplerine açarlar. Gözlerini açarlar. İmansızların her türlü madrabazlıklarını ortaya çıkarıp insanların gözlerini açarlar.
Altı milyar insanın imana giden yoldaki engelleri açarlar. Allah ile kulu arasındaki engelleri kaldırırlar.
“Her şeyden haberdar olan” anlamına gelen “el-Habir” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de 45 defa geçmektedir.
“Ey iman edenler, Allah’dan sakının. Herkes yarına ne sakladığına bir baksın. Allah’dan sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Haşr 18)
Yaptıklarımızı, yapamadıklarımızı, kazandıklarımızı, kaybettiklerimizi, dostlarımızı, düşmanlarımızı, toprağın derinliklerinde çatlayan her daneyi ve çekirdeği, açan her çiçeği, yağan her damlayı bilen, gören, işiten ve haberdar olan Rabbe iman ediyoruz.
Karanlık gecede, kara taşın üzerinde, kara karıncanın hareketini gören, ayak sesini işiten, karıncanın içinden geçenlerden haberdar olan Allah’a iman eden kullarından bir kısmı da dünyanın neresinde dostlar var, düşmanlar var, dostların maddi manevi gücü, düşmanların gücü nedir? Kim nerede ne yapıyor, ne üretiyor, dünyanın neresine, ne kadar yağmur yağar, nerede hangi tür çiçek açar? Haberdar olmalıdır.
EL-HADİ 

“Yol gösteren” anlamına gelen bu ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de iki yerde Allah’ın ismi olarak geçmekte. Beş yerde Allah’tan başka hidayet verecek birinin olmadığını haber vermekte. Bir yerde de (Ra’d 7) peygamberler için kullanılmıştır. “Şüphesiz Allah, iman edenleri doğru yola iletir” (Hac 54) “Yol gösterici olarak Rabbin yeter” (Furkan 31) Rabbimiz bize yolu Kur’an’iyla göstermekte. Bakara suresinin ilk ayetlerinde Kur’an’ın müttakilere yol gösteren bir kitap olduğunu haber verir. Bakara suresinin 185 inci ayetinde bütün insanlığa yol gösterdiğini ifade eder. Tekvir suresinin 27-28 inci ayetlerinde ise “O Kur’an alemler için bir öğüttür. Sizden doğru olmak isteyenler için öğüttür” buyurur. Ömer, Ebu Cehil’e: “Muhammedi bir dinleyelim. Doğrularını alalım, yanlışlarını almayalım” dediğinde, Ebu Cehil “Onun doğrusunu da yanlışını da istemiyorum” diyor. Hz. Ömer gözlerini açıyor, Ebu Cehil ise gün ışığında gözlerini kapatarak çukura düşen gibi Cehenneme düşüyor. Biz Rabbimizin hidayetini insanlara ulaştırmaya çalışacağız. Gönül gözüne küf bağlayanların küfrünü gidermeye çalışacağız.
“Alçaltan” manasına gelen “el-Hafid” ismi celili Kur’anı Kerim de Vakı’a suresi ayet 3 de Kıyametin alçaltıcı ve yükseltici olduğunu haber verir şeklinde geçer. Kıyameti yapan ve yaratan Allah olduğuna göre, Alçaltan ve yükselten de O’ dur.
"Yükselten” manasına gelen “er-Rafi’” ismi Cemili ise bir defa Rafi’ olarak (Ali İmran 55) bir defada Rafi-ud-derecat (Mü’min 15) olarak geçmekte. 13 defada ....yükseltti, ....yükseltir şeklinde fiil olarak geçer.
Nefsinin hevasını baş tacı eden, günah sokaklarında gezen, isyan edenleri cehennemin en alt derekelerine alçaltan Allah (c.c.), nefsinin hevasını ayaklar altına alan, salih insanlarla beraber olan, iyi ve güzel yerlerde dolaşan, Rabbine itaat edenleri Cennetin en üst derecelerine yükseltendir.
Kuyunun dibine atılan Yusuf (s.a.v) Mısır’a sultan oldu. Onu atanlar ise bir gün Yusuf’un önünde secdeye kapandılar.
Yılanları yerde süründüren “Hafid,”kuşları yükseklerde uçuran “Rafi” olan Allah (c.c.)dır. Gökyüzünü direksiz yükselten (Ra’d 2), Peygamberlerin derecelerini yükselten (En’am 165), İsa aleyhisselamı kendi katına yükselten (Nisa 185) Hz. Muhammed’in şanını yücelten (Şerh 4) iman eden, ilim sahibi olanların derecesini yükselten Allah’a iman eden mü’minlerde Peygamberlerin ve iman eden alimlerin önüne kimseyi geçirmezler.
Yeryüzünde hiçbir yazarı çizeri, filozofu, siyasiyi, askeri, bilgini Peygamberin önüne geçirmediği gibi denk bile tutmaz. Allah’ın yücelttiğini kimse alçaltamaz. Alçalttığını da kimse yükseltemez.
Hz. İbrahim’i, Hz. Musa’yı hepimiz severiz ama Nemrut’la Firavun’un seveni yoktur.
“Koruyan ve gözeten” anlamına gelen “El-Hafiz” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de altı defa geçmektedir.
“Şüphesiz benim Rabbim her şeyi koruyup gözetendir” (Hud 57) ayetinde her şeyi gözetimi altında koruduğunu bildirir.
Hayvanların hepsine Rabbimizin verdiği içgüdü ile hangi hayvanın zararlı, hangisinin zararsız olduğunu öğretmiş. Hangi et veya ot zararlı veya zararsız bunları Rabbim onlara öğretmiş. Arıya bal yapmayı, güle çiçek yapmayı öğretmiş. Her hayvanın bünyesine ve karşılaşacağı tehlikelere göre savunma sistemi kuruvermiştir.
İnsanı ise akıl sistemiyle donatmış. Nuh (s.a.v)a gemi yapmayı öğretmiş, (Hud 37) Davud (s.a.v)a harp sanayiini (Enbiya 80) öğretmiş.
Toplum ve ferdin varlığını ve birliğini bozacak şeyleri Peygamberler vasıtasıyla öğretmiş ve bizim doğuştan getirdiğimiz değerleri korumuş.
Bindörtyüz yıldır Kur’anını koruyan ve kıyamete kadar da koruyacağını vadeden el-Hafiza iman eden bir mü’min Kur’ana karşı tavır alanların ekonomik, askeri ve siyasi gücünden endişeye kapılmaz. O kendi görevini yapıp yapmadığına bakar ve kendisi için endişe eder.
“Varlığında hiç şüphe duyulmadan kabul edilen. Gerçek olan” anlamına gelen “el-Hak” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de on defa tekrarlanmıştır. (Kehf 44, Taha 114, Hac 6, 62, Lokman 30, Nur 25, Zuhruf 86, Hadid 16, Mümtehine 1)
Ayrıca Hak kelimesi Kur’an’ın adı olarak doğru, adalet, hak, hisse, gerçek anlamlarında Kur’an-ı Kerim’de 218 defa tekrarlanmıştır.
Elimizle tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz bu varlık aleminde her an değişiklikler oluyor. Dünya dönüyor, güneş dönüyor, yıldızlar dönüyor. İnsanlar ölüyor, ağaçlar kuruyor.
Bütün bunları evirip çeviren biri var ki O doğmaz, ölmez, ihtiyarlamaz, hastalanmaz, uyumaz, uyuklamaz. O, olduğu gibi gerçek var edicidir. “Bilirler ki şüphesiz Allah apaçık Hakkın ta kendisidir” (Nur 25)
Hak, Allah olunca onun sözü de en doğru olur. “Doğruyu ben söylerim” (Sad 84) buyurur.
Cenabı Hakk’ın yarattığı kullarda hakkı=doğruyu söyleyebilir. Ancak insanların söylediklerinde yanılma ihtimali vardır. Devletler, sistemler, akımlar, partiler ve “benim dediğim doğru” deyip kabul ettirmek için bazen elin parmak çokluğuna, bazen elin yumruk gücüne baş vuranlar söylediğinin doğruluğunda şüphe duyanlardır.
Biz, Allah’ın kelamı Kur’an’da olan bir söz üzerine söz söylemeyiz, söyleyeni de dinlemeyiz.
Sözlerimizin doğruluğunu parmak veya yumrukla test etmeyiz. Sözümüz, Allah’ın kitabına, Rasulünün sünnetine ters düşmüyorsa doğru kabul ederiz.
Cenabı Hakka hakkıyla kul olmaya çalışırız. (Hac 74) Onun sözünü hakkıyla,- harflerin çıkışına dikkat ederek, manasını anlayarak, anladığını uygulayarak- okumaya çalışırız. (Bakara 121)
Cenabı Hakka iman ettiğimizden insanlar arasında hakla, adaletle hükmederiz. (Sad 26) Hak sahiplerinin hakkını zamanında veririz. (En’am 141)
Hakka karşı gelenlere, hakları çiğneyenlere, haksızlık yapanlara karşı hak sözü söylemek, hak sahibine hakkını vermek ve haksızın hakkından gelmek için hakkıyla cihad ederiz. (Hac 78)
"Hükmeden” anlamına gelen “el-Hakem” ismi celili Kur’an-ı Kerim’de “O, size kitabı apaçık indirmişken, ben Allah’dan başka Hakem’mi ararım” (En’am 116) ayetinde bir defa geçmiştir.
Hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah’a ait olduğunu (Eníam 57, Yusuf 40,67), en güzel hükmedenin Allah olduğunu (Maide 50), hükmünün temyiz edilemeyeceğini (Ra’d 41) hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmeyeceğini (Kehf 26), O’nun dışında hüküm koyanların sonucunun ne olacağını bilmeden cahilce hüküm koyduğunu (Maide 50) O’nun indirdiğiyle hükmetmeyenlerin durumlarına göre kafir, zalim ve fasık olduğunu (Maide 44,45,47) bildiren, Allah’a iman edenler Ondan başka Hakem tanımazlar. Kullar için bu kelime mecazi anlamda kullanılabilir. Nisa suresinin 35’inci ayetinde eşler arasındaki arabuluculara “Hakem” kelimesi kullanılmıştır.
Allah’ın koyduğu kurallara göre hüküm verenlere de "Hakem" veya "Hakim" denir.
Rabbimizin tabiata koyduğu kanunlar konusunda kimse tartışmıyor. Herkes tabiat kanunlarına uyuyor. Uyduğu oranda mutlu oluyor.
Kafirin vücudunda dahi Allah’ın hükümranlığı geçerli. Kalbini çalıştıran, kanını dolaştıran, her hücresine gıda veren, saçının her teline renk veren Allah (c.c.).
Dünyanın en gelişmiş hastahanesinde, en iyi doktorlar gözetiminde beş dakikalığına Allah’ın değilde doktorların kendi vücuduna hakim olmasını istemeyen ateist=gâvur bir insan nasıl olur da hayatında Allah’ın hükümlerini reddedip kendisi kendi hayatının bütün sorunlarına hükmedebilir? Beynimizin kılcal damarında kan pıhtılaşan vücut felç oluyor. Beynimizin yönetimi bize bırakılsa insan bir dakikada yok olur. Vücudun her tarafından çıbanlar, yaralar, felçler görülür.
Toplum vücudunda Allah’ın hakimiyeti çekilip alınırsa toplum vücudunda inkar, terör, soygun, gasp, öldürme, yaralama, zina, rüşvet, ırza geçme, güvensizlik, baskı, zorbalık hastalıkları çoğalır.
Rabbimiz, Sevgili Peygamberimize: “Andolsun ki; eğer sana gelen bu ilim (Kur’an) dan sonra onların hevalarına uyarsan, şüphesiz sen de zulmedenlerden olursun” (Bakara 145) buyurur. Yanlış teraziyle tartan, dünyanın en adil insanı da olsa yanlış tartar. Onun için tabiatı bir denge üzere yaratan, yarattığı tabiat kanunlarında hiçbir eksikliği ve fazlalığı olmayan Allah (c.c.)ın koyduğu Kur’an’daki kurallarda toplum vücudunun selameti ve sıhhati için koyulmuştur.
El-Hakeme iman eden bizler O’nun koyduğu, Rasulünün uyguladığı kurallara uyarak yanlış terazileri Kur’an’a göre ayarlayacağız. Yanlış teraziyle tartarak çıkar sağlayanları engelleyeceğiz. İnsanların tabiat kanunlarına uyduğu gibi Kur’an’a göre yaşamaları için gayret göstereceğiz. Toplum vücudunun çağdaş sorunlarını Kur’an ve Sünnet ışığında çözeceğiz.
“Hükmeden, işleri sağlam ve hikmetli olan” manasına gelen el-Hakim ismi cemili Kur’anı kerimde 91 defa geçmekte.
Kur’anı Hakim, Allah kelamı olması nedeniyle lafzı manası gayet muhkem=sağlam, emir ve yasakları hikmetli olduğundan Kur’anı Hakim, zikri hakim, Kitabı Hakim olarak isimlendirilmiştir. (Yasin 2, Ali İmran 58, Yunus 1, Lokman 2)
Hakim olan Rabbimizin yarattığı her şey hikmetlidir. Boş, gayesiz, faydasız bir şey yaratmamıştır.
Yarattığı en küçük zerreden en büyüğüne kadar sağlam ve güzel yaratmıştır. Yarattığı her şeyde sağlamlık, güzellik ve faydalılık hedeflenmiştir. Kur’anı Hakimin 1400 yıllık zaman içinde içine bir tek harf sokulamamış, bir tek harf çekilememiştir.
Bir atomun sağlamlığı, estetiği ve faydalılığı günümüzde yeni anlaşıldı. Halbuki Hakim olan Allah onu binlerce yıl önce yaratmıştı.
Hakime iman eden bir mü’min yaratılan her şeyin bir hikmete binaen yaratıldığını bilir ve hiçbir şeyi israf ve imha etmez.
Yaptığı her şeyin sağlam, estetik ve faydalı olmasına dikkat eder.
YARATAN manasına gelen el-Halik ismi Kur’an’ı Kerim’de sekiz defa tekrarlanmaktadır. Yüz ellinin üzerinde ....yarattı, .....yaratır şeklinde Rabbimizin yaratmasından haber veren ayetler vardır. “Kün-ol” emriyle kainatı yaratan, topraktan çiçek yaratır gibi Adem (a.s)’ı yaratan, meniden servi boylu erkek ve kadını yaratan, bu yeryüzünün bir karışlık toprağıyla Hz. Adem’den günümüze kadar gelen bütün insanların ve şimdi yaşamakta olan altı milyar insanın ve bütün hayvanların gıdasını yaratan Halikımıza iman etmek, yapılan bütün iyiliklere şükretmektir. Yeryüzündekilerin hepsinin insan için yaratıldığını (Bakara 29) insanında cinlerinde Allah’ı tanımaları ve ibadet etmeleri için yaratıldığını haber verir (Zariyat 56)
Değerli ustaların yaptığı sanat eserleri topraktan, alçıdan bile olsa antikacılar onu kırmazlar. İpekten fırçalarla temizlerler. İnsan ve tabiat Halikımızın bize emanetidir. Onun bir çizgisi dahi israf edilmemeli, kırılmamalıdır. Haksız yere bir damla kan akıtılmamalıdır. Gönül Ka’besi ateşe verilmemelidir.
"Yarattıklarına yumuşak davranan" anlamına gelen "el-Halim" ismi cemili Kur’an’ı Kerim’de Rabbimizin ismi olarak on bir defa geçmekte.
İbrahim, İsmail ve Şuayb aleyhisselamlar içinde el-Halim-yumuşak başlı kelimesi kullanılmış. (Tevbe 114, Hud 75, Saffat 101, Hud 87)
"Allah’ın kalplerinizde olanı bildiğini bilin ve ondan sakının. İyi bilinki şüphesiz Allah bağışlayandır, Halimdir-yumuşak davranandır." (Bakara 235)
Allah (c.c.) kendisinin yarattığı insanların Allah’ın şeriatına değil de kendileri gibi insanların kurallarına uyarak onları ilahlaştırdıkları halde onları hemen cezalandırmayandır. (İsra 141-144)
Yediği yemeğin suyunu mazlumların gözyaşından, sosunu mağdurların kanından temin eden zalimlerin yaptığından Allah’ın haberi vardır.
"Zalimlerin yaptığından Allah’ı gafil zannetme. Ancak onları(n azabını) gözlerin belerip kalacağı bir güne erteliyor." (İbrahim 42)
Eşcinsellerin cezasının tehir edilmesi ve zaman tanınması için Rabbine yalvaran İbrahim aleyhisselam Rabbimizin kelamıyla "O Halim- yumuşak huylu, yanık yüreklidir" diye övülmekte. (Hud 75)
Bizler Halim Rabbimize iman edenler olarak yumuşak huylu tatlı dilli, güler yüzlü, bal gibi sözlü olacağız. Güçlü iken böyle olacağız.
Su, yumuşacık ama kayaları deliyor. Kuru ağaçların tepesine çıkıp çiçeğe dönüşüyor. Evlerimizi aydınlatıyor. Binlerce ton ağırlığı kaldıran güce dönüşüyor.
İbrahim’in Halim-yumuşaklığı Nemrut’un saltanatına son veriyor. Ancak Akif’in:
"Yumuşak başlı isem kim dedi uysal koyunum?
Kopar belki ama çekmeye gelmez boynum" dediği gibi iyilikle yılanı deliğinden çıkarıp zehirli dişlerini zararsız hale getireceğiz. Kuduz köpek bizi ısırdı diye biz de onu ısırmayacağız. Kendimizi de kuduzu da tedavi edeceğiz. Sonra da koyuna bekçi yapacağız.
"Eğer Allah insanları yaptıkları yüzünden azapla yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı." (Fatır 45) "Allah kahretsin" dediklerimizi Allah yok etseydi, tek başımıza kalırdık. "Ya Halim" diyelim.
"Övgüye layık" anlamına gelen "el-Hamid" ismi cemili Kur’anı kerimde 17 defa geçmekte. Yarattığı kullarına lutfettiği maddi ma’nevi nimetleri hatırlattıktan, imanı emredip inkardan kaçınmamızı bildirdikten sonra "Şüphesiz Allah zengindir, övgüye layıktır" buyurur. (Bakara 267, Hac 64, Lokman 26)
Her şey her yerde her dille Onu över. Çiçekler açarken, kuşlar uçarken, dereler akarken, yağmurlar yağarken Ona hamdeder.
Süleymaniye Camii durduğu yerden mimar Sinan’ı hatırlatır.
Sanattan anlayan herkes Süleymaniye Camii’ni görünce Sinan’a karşı saygıyla ürperir.
İşte her yaprak, her çekirdek, her dağ ve deniz, yaratıcısını bize hatırlatır. Kendine has diliyle bizim iç dünyamızda ince duyguların gelişmesine sebep olur ve kainatın sahibi önünde hamd ile tesbih ederek eğiliriz.
Müslümanlar günde beş vakit namazlarında 40 defa Fatiha suresi okuyarak Allah’ı övdüklerinden, Allah’dan başkasına hamd etmediklerinden boyunlarına esaret zincirini hiçbir zaman geçirtmemişler.
Akif merhumun Çanakkale şehitleri için
"Şüheda gövdesi bir baksana dağlar taşlar.
O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar" dediği gibi Allah’a eğilen bu başlar yedi düvele baş eğmemişte upuzun vatanın bağrına serilerek set olmuşlar.
Düşünen beynini, yazan elini, konuşan dilini yaratan Allah’a bir defa boyun eğmeyen ve Allah’a hamd etmeyenlerin Allah’ın yarattığı inkârcı kulları önünde her gün eğilen ve onların artıklarını yalamak için övgüler düzenleyenlerde hamd ediyorlar ama yanlış yere hamd ediyorlar.
"El-Hamid"e iman eden günde kırk defa hamdeden bir mü’minin başı dik ve yumuşak olmalı.
Eli, alan el değil veren el olmalı. Verirken sevdiği yiyecek giyeceklerden vermeli. Sözlerin en güzeline iman ettiği için en güzel sözler söylemeli.
İnsanları kafirliğin karanlığından, imanın aydınlığına çıkmasına sebep olmak için gayret göstermeli.
“Yarattıklarının hepsine yeten ve hesaba çeken” manasına gelen “el_Hasib” ismi celili Kur’an-ı Kerim’de 5 defa geçmekte. Ayrıca yedi defa da “Hesabı çabuk görendir” manasına gelen seri-ül-hisab geçmektedir. “Muhakkak Allah her şeyin hesabını yapandır.” (Nisa 86)
“Benzemez hesabı hesabımıza” Zerre kadar iyilik karşılığını görecek. Zerre kadar kötülük de yine karşılığını görecektir. (Zilzal) Onun için organlarımızın hepsi dinimizin kontrolü altında hareket etmeli.
Daraldığımız, bunaldığımız, bir işin altından kalkamadığımız zamanlarda “Hasbünallah” Allah bize yeter deriz ve biraz olsun rahatlarız.
O (mü’minlere) insanlar “şüphesiz düşmanınız olan insanlar sizin için kuvvetlerini topladılar. Onlardan korkunuz” dedi de bu onların imanını artırdı ve onlar: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” dediler.
Dünyanın bütün orduları birleşse bir mü’minin üzerine yürüse el-Hasibe iman eden bir Müslüman Hasbünallah=Allah bize yeter der ve yoluna devam eder.
EL-HAYY 

"Diri” anlamına gelen el-Hay ismi şerifi Kur’an’ı Kerim’de 5 defa tekrarlanmakta. “Allah. Ondan başka ilah yoktur. O diridir, her şeyi ayakta tutandır” (Bakara 255)
Her binanın bir ustası, her resmin bir ressamı, her bestenin bir bestekarı mutlaka vardır. “Kendiliğinden olmuştur” demiyoruz.
Açan çiçekler, uçan kuşlar, yüzen balıklar, gezen, seven, veren insanlar bütün bunlar birini bize işaret ederler.
EL-KÂBİD EL-BÂSİT 

"Daraltan” manasına gelen el-Kabid ile “genişleten” manasına gelen el-Bâsıt isimleri Kur’anı Kerim’de “Allah daraltır da, genişletirde. Ona döndürüleceksiniz” (Bakara 245) ayetinde maddi yönden fakirleştiren ve daraltanında, zengin edip genişletenin de Allah olduğu bildirilmekte. Zenginken fakir olanları, güçlü iken zayıf olanları, yüksek makamlardan düşenleri, bilginken bunayanları gördüğümüz gibi, fakirken zengin olanları, Mekke’de zayıf görüldüğü halde Medine’de güçlenenleri, Bilal-i Habeşi gibi kafirlerin kölesi iken mü’minlerin efendisi olanları, Yusuf (s.a.v.) gibi hapishaneden Mısır’a sultan olanları, Ümmi iken kıyamete kadar gelecek insanlara ilim öğreticisi olan Hz. Muhammed’i gördük.
Kabid ve Basıt’e iman eden bir mü’min haksız insanların ellerine aldığı, zimmetine geçirdiği hakları onlardan alarak hak sahiplerine dağıtarak birini daraltırken, haklıların dışını ve içini genişletir.
Zalimlerin yüreğine korku salarak daraltırken mazlumların gönlünü genişletir ferahlatır.
EL-KADİR 

“Her şeye gücü yeten” anlamına gelen bu “el-Kadir” ismi celili Kur’an-ı Kerimde 12 defa geçmiştir.
“Gökleri ve yeri yaratan,onları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye Kadir olduğunu görmediler mi? Evet o her şeye gücü yetendir.” (Ahkaf 33)
Mübalağa sığasıyla “el Kadîr” ismi şerifi 45 defa geçmektedir.
Dilediğini istediği zamanda yaratır. Yarattığının sağlamlığı,güzelliği, faydalılığı ve çevreye uyumluluğuyla kudretine dikkatimizi çeker.
İlim alemimizin yıldızı olarak parlayan ve adı da saygıyla anılan ilim adamlarımız aylarca,yıllarca lâboratuar da çalışıyor. Rabbimizin yarattıklarının kanununu keşfederek Rabbin yarattığı malzemeden bir kaçını bir araya getiriyor ve büyük üne ve imkana sahip oluyor.
Suyun kaldırma gücünün hesaplarını yapan bilgin ilgilileri tarafından takdir edilir. Edilmelidir. Ancak suyun kaldırma gücünü veren, o bilgine akıl veren, her şeye gücü yeten “el-Kadir” unutulmamalıdır.
El-Kadir’ e iman eden bir mümin gücünün yettiği şeyleri sağlam, güzel, faydalı ve uyumlu yapmaya özen gösterir ve Allah’ın dışında hiçbir güce boyun eğmez.
EL-KAHHAR 

"Galip gelen, emri altına alan” manalarına gelen”el-Kahhar” ismi Kur’an’ı Kerim’de 6 defa geçmekte.”Deki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. O tekdir, Kahhar (her şeyi emri altında) dır” (Ra’d 16) ”el-Kâhir” ismi Kur’an’da iki defa geçmekte. Firavun ve adamları kendilerini ”el- Kahir” olan Allah’ın ismiyle isimlendirmişler. ”Biz onlara (iman edenlere) galip geleceğiz” demişler. (Araf 127) ama kendileri kahrolmuşlar.
İnsanın ürettiği teknolojiyle Rabbinin yarattıklarının sayımını yapabilmiş değil. O KAHHAR olan Rabbimiz milyarlarca yıldızı, yedi kat gökyüzünü ve yeryüzünü yıllardır yörüngesinde döndürür. Hiçbiri onun çizdiği yörüngeden dışarı çıkamaz.”Ya Kahhar, Ya Kahhar” diyerek esen fırtınalar, dağlardaki milyarlarca ağaçların çürüyen,kuruyan, kurtlanan dallarını budayıp temizleyiverir. “Ya Kahhar" diyerek coşan denizler, denizdeki kirleri, durgunluğu giderir ve canlılara can verirler. Eğer aslan da ve yılan da Rabbimizin Kahhar ismi tecelli etmeseydi insanlar aslanı eşek yapar, yılanı yük yüklemek için ip yapardı.
Eğer Kahhar ismi Kahraman insanlarda tecelli etmeseydi, insanlık zalimlerin elinde inim inim inlerdi. Kahraman müslüman Kahhara iman ettiğinden önce nefsini yener, sonra zalimlere karşı dikilir.
EL-KAVİ 

"Çok kuvvetli" anlamına gelen "el-Kavi" ismi celili Kur'ân-ı Kerim'de 9 defa geçmekte. Musa aleyhisselam karşısında firavunun mağlubiyeti anlatılırken Rabbimiz: "Şüphesiz Allah çok kuvvetlidir, cezası şiddetlidir" buyurur. (Enfal 52)
Salih Aleyhisselam karşısında Semud kavminin mağlubiyetini anlatırken de Rabbimizin el-Kavi ismi zikredilir. (Hud 66)
Zülme uğrayanlara harbetme izni veren ayette de Rabbimiz: "Allah kendisine yardım edenlere elbette yardım eder. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azizdir" (Hac 40) buyurur.
Sayımını yapamadığımız yıldızları, denizdeki canlıları, havadaki kuşları yaratan, yaşatan koyduğu kurallar içinde yöneten çok kuvvetli Rabbe iman eden bir mü'min güçlü ordulara, güçlü paralara, güçlü görünmeye çalışanlara aldırış etmeden Allah yolunda yürümeye devam eder. Baki'nin:
“Baş eğmeziz edaniye dünyayı dûn için,
Allah'adır tevekkülümüz, i'timadımız."
"Değersiz dünya için alçaklara baş eğmeyiz biz. Bizim dayanağımız, güvencemiz, itimadımız Allah'adır" dediği gibi, Enfal suresinin 60'ıncı ayetinde "düşman için kuvvet hazırlayınız" emrine uyarak güçlü olmaya çalışırız ve el-Kavi olan Rabbimize güvenip yolumuza devam ederiz.
EL-KAYYUM 

"Her şeyi ayakta tutan” anlamına gelen el-Kayyum ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de üç yerde geçer. “Bütün yüzler diri ve her şeyi ayakta tutana boyun eğmiştir. Zulüm yüklenenler ise perişan olmuştur.” (Taha 111)
Hiçbir yaratık yoktur ki varlığı ve varlığının devamı kendi elinde olsun. Yaratılmışların en akıllısı insan dünyaya gelişinde ve dünyadan gidişinde, dünyada yaşarken, ayakta duruşunda bir başkasına muhtaç. Biz otururken, çalışırken, gezerken, uyurken kalbimizi çalıştıran, kanımızı atıp toplayan, yediklerimizi vücudumuzun ihtiyacına göre hazmettiren ve bizi ayakta tutan birisinin varlığını farketmesek de o bizi ayakta tutuyor. İman edeni de, inkar edeni de ayakta tutuyor.
El-Kayyuma iman edenler olarak bizler de ihtiyaç sahibi her canlının ihtiyacını karşılamak için gayret göstereceğiz.
EL-KEBİR 

“Her şeyden büyük” anlamına gelen “el-Kebir” ismi celili Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin ismi olarak 7 defa geçmekte. Kebir, Mütekebbir, Kibriya, Ekber isimleriyle de bize tanıtılan Rabbimizin ilmiyle, kudretiyle, sanatıyla, nimetiyle yaratılmışların hepsinden büyük olduğu çokça vurgulanıyor. İlk nazil olan surelerden Müddesir 3 de “Yalnız Rabbini büyükle” ayeti nazil olur.
Kendini büyük gören şahlar, padişahlar, krallar, cumhurbaşkanları yok olup gittiler.
Yetim olarak büyüyen, çöl ortasında yokluk içinde Rabbinden başka yardımcısı olmayan Allah Rasulü yalnız Rabbini büyükledi. “Allahü Ekber” En büyük Allah’tır dedi ve kendini büyük sananlar onun karşısında küçülüp yok oldular.
“En büyük Allah’tır” diyenler kibirlenmezler. Allah’ın yarattığı, gözümüzde en küçük şeyde Rabbin büyüklüğünü görürler. Saçımızın bir telini kopardığımızda onu büyüteçle incelediğimizde zülfün bir telinin binlerce telden meydana geldiğini görürüz.
Rabbin mülkünde, yeryüzü galerisinde her gördüğümüz, duyduğumuz, tuttuğumuz, kokladığımız ve tattığımız şeylerde Rabbin büyüklüğünü anlarız.
EL-KERİM 

“İyilik yapan, Keremi bol” anlamına gelen “el-Kerim” Rabbimizin ismi olarak iki yerde geçmekte. (Neml 40)
“Ey insan, Kerim olan Rabbine karşı seni aldatan nedir?” (İnfitar 6)
Kerim olan Rabbimiz bizi yaratmış. İhtiyacımız olan havayı, güneşi, suyu bol miktarda yaratmış. Vücudumuzun organlarını parayla almaya çalışsak trilyonlar versek alamayız.
Rabbimiz bize karşılıksız olarak vermiş. Verirken mü’min kafir ayırımı da yapmamıştır. Kullarını müsafir olarak ağırlayacağı, dünyayı da çiçeklerle, böceklerle, yıldızlarla, denizlerle süslemiş.
Azıcık ibadetlerimize, sadakalarımıza bol sevap va’deden Kerime iman edenlerde Allah’ın kullarına karşı iyilik yapmaya devam ederler. İnsanların hatalarını görmemeye çalışırlar. İnsanların küçücük iyiliklerini gözlerinde büyütürler.
İnsanlara iyilik yaparken hak edip etmediğini düşünmezler. Çünkü Kerim olan Rabbimiz bizlere nimetler verirken bizim ona layık olup olmadığımızı hesaba katmadan O kereminden vermiştir.
EL-KUDDUS -

Kendisi tertemiz olan ve yarattıklarının da temiz kalmasını isteyen. “KUDDÜS” ismi K. Kerim de iki defa geçmektedir. (Haşr 23, Cum’a 1)
İnsanı dünyaya getirirken günahsız ve kirsiz yaratan, büyüyünce kirlerini abdest ve gusülle yıkanarak gideren, günahlarını tevbe ve istiğfarla yıkamayı öğreten “Kuddüs,” yeryüzünü de tertemiz yaratmıştır.
Bizim kirlettiğimiz yeryüzünü yağmurlarla yıkıyor, güneşle kurutuyor. Kirlenen suları buhara dönüştürüyor. Havada temizleyip yeniden tertemiz yağmur olarak indiriyor. Rahmet damlalarıyla dünyamızı temizlediği gibi Kur’anın rahmet ayetleriyle de bizim içimizi ve dışımızı temizliyor.
İmanla bizi şirk, inkar pisliğinden temizliyor. İtaatla bizi isyan çirkefinden temizliyor. Dinle bizi kinden temizliyor.
Kendisine ibadetle bizi kullarına boyun eğme zilletinden temizliyor. En büyük Allah’dır=Allahü ekber inancıyla kendimiz gibi bir insanı büyütüp başımıza bela etmekten kurtarıyor. Tevrat’ın indiği yer “Mukaddes vadi” oluyor. (Taha 12), Kitabını getiren Cebrail “Ruh-ul Kudüs” oluyor.
(Nahl 102) Bizlerde bu dünyadan Rabbimizin huzuruna tertemiz gitmek istiyorsak “Kuddüs” olan Rabbimizin “Mukaddes” kitabı Kur’ana göre hayatımızı düzenleyelim.
EL-LATİF 

“İncelik gösteren, sezilmez yollardan nimetler veren, en ince işlerin içini bilen” manalarına gelen “el-Latif” ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de 7 defa geçmektedir. “O hiç yarattığını bilmez mi? O Latif’dir, her şeyden haberdardır.” (Mülk 14)
Yusuf aleyhisselamın kuyuya atılma, pazarda satılma, hapise tıkılma ve Mısır’a sultan olmaya kadar giden yolu çizen, bilen ve hükmedenin Latif olan Allah olduğunu haber verir. (Yusuf 100) Gökyüzünden su indirip yeryüzünü yeşertenin Latif olan Allah olduğunu haber verir Rabbimiz. (Hac 63) Gökyüzünde, yeryüzünde veya bir kayanın içinde hardal tanesi ağırlığında bir şey olsa onu dahi bilir ve huzuruna getirir. O Latif olan Allah (c.c.) ) (Lokman 16)
Elimize alıp da inceleyemediğimiz aklımızı, ruhumuzu yaratan Latif yine görünmeyen gönlümüze, görünmeyen sevgimizi veren Latif dir.
Beynimiz en gelişmiş bilgisayardan daha mükemmel çalışır. İnsan beyni ise Hz. Ademde de aynı idi. İşte o Latife iman edenler incelik gösterirler. Nazik davranırlar, yaptıkları iyilikleri onur kırmadan, gönül incitmeden, hissettirmeden yaparlar.
EL-MACİD 

"Şanı yüce” anlamına gelen bu “el – Macid” ismi şerifi Kuranı kerimde el macid olarak geçmemekte. Ancak mübalağa sığasıyla “el- Mecid” olarak Kur’anda iki defa geçmekte.
İnsanlar arasında da şanı yüce insanlar vardır. Ancak onlar doğarlar ve ölürler . Elinin erdiği , gözünün gördüğü, gücünün yettiği kadar cömertlik yapar cesaret gösterir.
Şanı yüce Allahın görmediği bilmediği , gücünün yetmediği yoktur. “el – Macid” e iman eden bizlerde güneş gibi pisliklerden yücelerde olacağız ama pisliği kurutacağız. Güllerle içiçe olup güzelliklere renk ve koku katacağız .
Yolcunun yoldaşı, gariplerin arkadaşı , yetimlerin gönüldaşı , hastaların ilacı, mazlumların acısını paylaşan, zalimlerin zulmünü engelleyen olarak şanımızı yüceltmeye çalışacağız.
7月13日
“Mülkün sahibi” anlamına gelen “Malik-ül-mülk” ismi celili Kur’anı kerimde bir defa geçer. “Deki: Ey Mülkün sahibi Allahım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden çekip alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Sen her şeye Kadirsin” (Ali İmran 26)
Yunus Emre’nin:
“Mal sahibi mülk sahibi, Hani bunun ilk sahibi” dediği gibi Hz. Adem’den bugüne kadar nice peygamber, kral, şah, padişah, Karunlar geldi geçti ve gitti. Hiç biri dünyadan bir avuç toprak götüremedi. Zaten herkes bir avuç toprak götürseydi bize bir şey kalmazdı.
Toprakla beslediğimiz bedeni, toprağa geri verdik. Mülkün sahibinin Allah olduğunu bildiğimizden bu mülk üzerinde tasarrufta bulunurken mülkün sahibinin koyduğu şartlara, kurallara uymaya çalışacağız.
Allah’ın kulları üzerinde söz sahibi olduğumuzda, yönetime geldiğimizde kendimizi o kullardan üstün görmeden mülkün sahibinin koyduğu kurallara göre yöneteceğiz.
EL-MANİ' 

“Engelleyen” anlamına gelen bu ismi celili Kur’an-ı Kerim’de bu isimle geçmemekte. Ancak “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu Ondan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır isterse Onun lütfunu geri çevirecek yoktur. Hayrını kullarından dilediğine verir. O bağışlayandır, esirgeyendir.” (Yunus 107) ayeti bunu ifade etmekte.
O “el-Mani” olan Rabbimizin yarattığı bu evrene Onun dışında hiçbir güç sonradan hiçbir şey katamaz. Ve ondan hiçbir şeyi eksiltemez. Hiçbir güç Kur’an-ı Kerim’den bir harf eksiltemez ve bir harf ilave edip artıramaz. “el-Mani” olan Rabbimiz bunu engeller.
Her zaman her istediğimize kavuşamayız. Kavuştuklarımız oluyor. Ama kavuşamadıklarımız daha çok oluyor. Biz verilenlerin Allah’dan bir lütuf ve imtihan olduğunu, verilen her şeyin imtihan sorusunu artırdığını unutmayalım. Verilmeyenlerin de bir hikmeti olduğunu düşünelim.
Doktor şeker hastasına çok sevdiği baklavayı engelliyorsa bir hikmeti vardır.
EL-MECİD 

“Azim üş şan, şanı yüce” anlamına gelen el-Mecid ismi celili Kur’an-ı Kerim’de iki defa geçmekte. “O övülendir, şanı yücedir” (Hûd 73) “Arşın sahibidir, yücedir” (Bürûc 15)
İki defada Kur’an’ın sıfatı olarak gelmiştir. “Fakat O yüce bir Kur’andır.” (Bürûc 21) “Kaf. Şanı yüce Kur’an’a yemin olsun ki..” (Kaf 1)
Her gün namazlarımızın son oturuşunda Efendimize salatü selam getirirken sonunu “İnneke Hamid-ün-Mecid” diye bitiririz. Bu gözlerin göremeyeceği, hayallerin ulaşamayacağı kadar yüce Rabbimizin nimet denizinde yüzüyoruz.
Onun verdiği gözle güzellikleri görüyoruz. Burunla kokluyoruz. Verdiği dille yine Onun verdiği milyonlarca farklı tadı tadabiliyor ve ayırt edebiliyoruz.
O yücelerden yüce Rabbimizin kelamı da yüce. Belağatıyla, fesahatıyla, İcazıyla, letafetiyle, tazeliğiyle, tadıyla erişilmez olan Kur’an-ı Mecid’e iman eden Mü’minler de yüce bir gönüle sahip olmalı. İyilik yapan, yaptığı iyiliği unutan, dostluğundan zevk alınan bir Müslüman olmaya çalışmalıdırlar.
EL-MELİK -

“Gerçek hükümdar” olan Allah (c.c.)ın “Melik” ismi Kur’anı Kerim de beş defa geçmektedir. Yusuf suresinde Mısır kralı için “Melik” kelimesi kullanılmış. Bakara 246 da komutan Talut için yine “Melik” kelimesi kullanılmış.
Fatiha suresinde ve Ali İmran 26 da “Malik” ismi, Kamer suresi 55 de “Meliyk” ismi zikredilmiş. Kainatı yaratan ve koyduğu tabiat kanunlarıyla evreni idare eden ve yönetimine kimseyi ortak etmeyen “Melik”e iman eden bir mü’min tabiatı Allah’ın mülkü kabul ettiğinden, yeryüzünde Allah’ın döşediği yaygılar üzerinde yürür gibi hiçbir güzelliğe zarar vermeden yürür.
Her gün namazında “Nas” suresini okurken insanların tek hükümdarı Allah olduğunu ikrar ederek, Allah’ın kullarının kılına haksız yere dokunmaz. Krallar, Şahlar, Padişahlar, Cumhurbaşkanları yönetimlerinde “Melik” olan Allah’ın yönetim kurallarına uyarlarsa başarı sağlarlar. “Melik” olan Rabbimiz kulları arasında Mü’min, kafir ayırımı yapmadan, dil, din, ırk ayırımı yapmadan can, ten, beden veriyor. Kimsenin tekeline bırakmadan hava ve güneş veriyor.
EL-METİN 

"Çok sağlam" anlamına gelen bu "el-Metin" ismi celili Kur'ân-ı Kerim'de Rabbimizin ismi olarak bir defa geçer: "Şüphesiz Allah rızık veren, çok kuvvetli, çok sağlamdır" (Zariyat 58).
Bu surede insanlar ve cinleri Allah'a ibadet etmeleri için yarattığını, onlardan rızık istemediğini haber verdikten sonra rızık verenin güçlü ve sağlam Allah olduğunu haber veriyor.
El Kavi ile el-Metin ardarda geldiğinden manaları arasında ince bir fark olmak lazım gelir.
El-Kavi yaratılmışları evirip çevirip onları denetimi altında tutan çok kuvvetli anlamına gelirken el-Metin ise yaratılmışlardan etkilenmeyen, onlara hiç ihtiyacı olmayan çok sağlam anlamına gelir.
Biz yoruluruz, zayıflarız, kuvvetleniriz, ellerimiz titremeye başlar. Ama Rabbimiz Metindir. Bizimle kıyaslanmaz. Evreni yarattığı zamandan beri hepsini yörüngesinde döndürür de yorulmaz.
En ünlü halterci birkaç yüz kiloyu kaldırıp birkaç saniye havada tuttu diye alkışlıyoruz.
Rabbimiz altı milyar insanın üzerinde gezindiği dünyayı ve diğerlerini devamlı döndürür de yorulmaz, zayıflamaz. Metin olan Allah'a iman eden kullarda olaylar karşısında metanetini sağlamlığını korur. Bozguna uğramaz, gevşemez. Kendini koyuvermez. Kendine düşen görevi yerine getirir ve neticeyi Metin olan Allah'a havale eder.
EL-MUBDİ - EL-MUİD 
 
"Malzemesiz ve modelsiz yaratan” anlamına gelen “el-Mübdi” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de el-Mübdi olarak geçmez. Yarattı ve yaratır anlamında fiil olarak 11 defa geçer.
“İlk haline döndüren” anlamına gelen “el-Muid” ismi şerifi de Kur’an-ı Kerim’de 11 defa, iade eder, iade ederiz anlamına gelen fiil halinde geçer.
Kainat yokken Allah vardı. Kainattaki her şeyi malzemesiz ve modelsiz olarak yarattı. Çekirdekten ağacı çıkarıyor, çekirdek tekrar toprağa düşüyor ve baharda yeniden canlanıyor. Ve kocaman ağaca dönüşüyor.
Modelsiz olarak insanı yaratan Rabbimiz onu da bir kanuna bağlamış. Kanunu kıyamete kadar devam edecek.
Kıyametten sonra yeryüzüne gelen ve giden her insanı eski haline döndürecek ve hepsine yaptıklarından dolayı hesap soracak ve amellerine göre mükafat veya ceza verecek.
Rabbimizin tabiat kanunlarına uyduğumuz oranda rahat ediyoruz. Bunda kimse şüphe ve itiraz etmiyor. Tabiat kanunlarını koyan Rabbimiz Kur’an’ıyla şeriat kanunlarını koymuş, her iki kanuna da uyarsak iki dünyamız güzel olur.
EL-MUCİB 

“Duaları kabul eden, istekleri yerine getiren” anlamına gelen “el-Mücib” ismi cemili Kur’anı kerimde bir yerde geçer. “Ondan af talebinde bulunun. Sonra ona tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim yakındır, kabul edendir.” (Hud 61) Bize bizden daha yakın olan Rabbimize dualarımız, isteklerimizde bizim kaderimizdir. “Bana dua edin size karşılık vereyim” (Mü’min 60) buyurur.
İbadetlerimizin özü olan dualarımızın ne zaman nasıl kabul edileceğini biz bilemeyiz. Şunu kesinlikle bilelim ki Allah dualarımızı kabul eder. İstediğimizi vermezde bizim için hayırlı olan başka bir şey verir. Hemen verir veya yıllar sonra verir. Veya ahirette verir.
Biz istekte bulunuruz amma istediğimiz şeyin bize faydalımı, zararlımı olacağını bilemeyiz. Onun için her şeyin hayırlısını isteyeceğiz. Bütün isteklerimizi Rabbimizden isteyeceğiz.
El-Mücib’e iman eden mü’minler olarak bizlerden istekte bulunanların ihtiyacını karşılamaya çalışacağız. İsteyeni azarlamayacağız, hafife almayacağız. Verecek bir şeyimiz olmasa bile tatlı dilimiz var.
EL-MUHEYMİN -

“Gözeten ve koruyan” manasına gelen “el-Müheymin” ismi, Kur’anı kerimde Rabbimizin ismi olarak bir defa geçmektedir. (Haşr 23)
Rabbimiz Kur’anı Kerimi bize tanıtırken “Biz, sana kitabı hak ile kendinden önceki kitabı tasdik etmek ve onu korumak üzere indirdik”(Maide 48) diyerek Kur’anın kendinden önce geçen Tevrat, Zebur, İncil ve diğer sahifeleri kendi içinde koruduğunu ve onları tasdik ettiğini ifade ediyor.
“Yerde ve gökte zerre ağırlığında bir şey de olsa Rabbinden kaçmaz. Ondan daha küçük ve ondan daha büyük olan her şey apaçık bir kitaptadır” (Yunus 6)
Hz. Adem’in genlerini bizde koruyan, Hz. Adem dönemindeki su, hava, hardal, incir çekirdeğini olduğu gibi koruyan Rabbimiz geçmiş peygamberlere indirdiği kitapları Kur’anın içinde korumaktadır. “Müheymin”e iman edenler eski ilimleri ve eski sanatları, yeni ilim ve sanatların içinde korurlar.
Gönüllerimizden geçeni bilen, genlerimizi şifreleyen “Müheymin”e iman eden bir Mü’min gözetildiğini bilerek yirmi dört saatinde edepli olmaya çalışır.
Fuzuli gibi: “Müheymina, Sameda, bende-i siyeh ruyem Sahifei amelim ma’siyet hattıyla kara” “Ey Müheymin ve Samed Allah’ım! Kara yüzlü bir kulunum. Amel defterim isyan yazısıyla kapkara” diyerek af dilenelim.
EL-MUHSİ 

"Her şeyin sayısını bilen" anlamına gelen "el-Muhsi" ismi şerifi Kur’anı kerimde el-Muhsi olarak geçmiyor.
Fakat "Allah her şeyi teker teker saydı" anlamında ayetler indirdi. (Cin 28, Meryem 94, Yasin 12, Nebe 29)
Biz insanlık ailesi bu kadar gelişmiş teknolojiye rağmen yeryüzünün en değerli varlığı olan insanların sayımını tamamlamış değiliz.
Çiçekler, böcekler, yıldızların sayımıda yapılmış değil. Ama Rabbimiz denizlerdeki damla sayısını, her damlada yaşayan canlı sayısını, bir damla kan içindeki alyuvarları, akyuvarları, onların gıdasını, gıdanın içeriğini her şeyin sayısını bilmekte.
El-Muhsi’ye iman eden bir mü’min tabiatta gördüğü, duyduğu, tuttuğu, kokladığı, tattığı her şeyin Rabbin bilgisi içinde orada durduğunu, açtığını, uçtuğunu bilir ve Rabbin hazinesine zarar vermeden onlardan yararlanma tarafına gider.
Vücudunda her hücrenin hesabını vereceğini bildiğinden Rabbin emrettiği doğrultuda hareket eder.
EL-MUHYİ - EL-MUMİT 
 
"Can veren” anlamına gelen “el-Muhyi” ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de 2 defa geçmekte. (Rum 50, Fussilet 39) “Şüphesiz O ölüleri diriltecektir. O her şeye gücü yetendir” (Fussilet 39)
“Öldüren, can alan” anlamına gelen “el-Mümit” ismi celili de Kur’an-ı Kerim’de öldürdü, öldürür fiilleriyle geçmekte.
İnsanoğlu bugüne kadar bir tek canlı yaratamamıştır. Bir tek canlının ölümüne de engel olamamıştır. Meniye can veren, çekirdeği çiçeğe döndüren, kışı bahara çeviren, baharı güze döndüren Allah (c.c.)dır.
Toplumların dirilmesi veya ölmesi de Allah’ın elindedir. Rabbimizin diriliş ve ölüş kanunları vardır. Toplumların dirilişi için koyduğu kanunu “Bir toplum kendini değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez” (Rad 11)
Çocuğun olması için bir erkekle kadının evlenmesi kanunu gibi bir toplumun dirilmesi ve ölmesi için de kanunlar vardır. Biz Rabbimizin kanunlarına uyduğumuz oranda diri kalırız, ölsek de diri sayılırız.
EL-MUKADDİM - EL-MUAHHİR 
 
“Öne geçiren, sonra bırakan” anlamlarına gelen bu iki isim Kur’anı kerimde bu haliyle geçmez. Ancak fiil olarak geçer. Kaf 28 de Kaddemtü fiili, İbrahim 41 de Mükaddim ve Muahhirin Allah olduğu bize bildirilir.
Hz. Adem’i ve çocuklarını önce yaratan , bizleride sona bırakıp 2000 li yıllarda yaşatan Allah’dır. Bizi bizden sonrakilerin önüne almış. Daha sonra gelecekleri sona bırakmış.
“Keşke peygamber efendimizin asrında Mekke de yaşasaydım” deme. O çağda Mekke de yaşayan Ebu Cehil gâvur olarak geberip gitti. Hikmetinden sual olunmayan Rabbimiz bizi bu çağda yaratmış. Biz bu çağın imkanları içinde hizmette, ilimde, ibadette maddi ve manevi makamlarda öne geçmek için sebeplere sarılacağız ve el-Mükaddim Rabbimize bizi öne geçirmesi için dua edeceğiz. İnkara, fakirliğe, korkaklığa, tembelliğe düşmemek için çalışırken el-Müahhira bizi geride kalanlardan eylememesi için dua edeceğiz.
EL-MUKSİT 

“Çok adil” anlamına gelen bu ismi celili Kur’anı kerimde bu haliyle geçmez. Ancak Yunus suresi ayet 54 de “Aralarında adaletle hükmolunur ve onlar zulmedilmezler, haksızlık yapılmaz” buyurur. Adaletle hükmedecek olan Allah (c.c.) dır.
Bedenimizi yaratırken dengeli yaratan, dağları, denizleri, karıncayı, fili yaratırken dengeli yaratan Rabbimizin koyduğu kanunlarıda tabiata koyduğu kanunlar gibi dengeli, sağlam ve estetik ve her çağa uygundur.
“Allah’ın koyduğu kanunlar 1400 sene önce nazil oldu. O günün şartlarına uygundu. Günümüze uygun değil” diyenler acaba bu tabiat kanunları Hz. Adem’in şartlarına uygundu, biz bu çağda Hz. Adem’in içtiği suyu içmeyiz, soluduğu havayı solumayız bize milenyum havası, suyu, ekmeği, güneşi lazım. Biz bu eskimiş güneşi istemeyiz” diyorlar mı acaba?
O güneşi, havayı, suyu yaratan Allah, bizim adil olmamız için Kur’anını indirmiştir. O Kur’an bize adaleti emreder.
El-Muksit’e iman eden bizlerin adaleti ayakta tutmamız istenmekte. Allah’ın adaleti, kendi aleyhimize, anne baba, akrabalarımızın aleyhine bile olsa, hak sahibi zenginse, fakirin aleyhine olarak adaleti ayakta tutmakla görevliyiz. Hak sahibi fakirse zenginin aleyhine bile olsa yine adaleti yerine getirmeliyiz.
En sevmediğiniz bir insanla babanız veya anneniz mahkemelik olsa, babanız veya anneniz haksız ise siz haklının tarafında olun.
Dostlarınızın suçunu paylaşmayın, savunmayın, ama cezasını paylaşın.
EL-MUKTEDİR 

“Otoritesi her şeyde geçerli olan” anlamına gelen “el-Muktedir” ismi celili Kur’anı kerimde üç defa zikredilmiş. Bir defada çoğul olarak getirilmiştir.
Birçok şahıs, kurum, devlet vardır ki kendisi için gerekli güce sahiptir. Ama sahip olduğu gücün farkında değildir. Bazen gücünün farkına varır ama kullanamaz, muktedir olamaz.
Allah (c.c.) hem her şeye gücü yetendir. Hem de O gücünü istediği zaman ve mekanda dilediğine uygulayabilecek otoriteye sahiptir. “Allah her şeye gücü yeten, hükmü geçendir” (Kehf 45)
Cennetteki Melik-i Muktedirin yanında olmanın şartı, müttaki olmaktan geçer. (Kamer 55)
Allah’ın emirlerini yerine getirirken bile ürperen, “sevdiğime layık yapamadım” diye üzülen, içini Hak için, dışını halk için süsleyenler Cennette Rabbin yakını olacaklar.
El-Müktedire iman edenler sahip oldukları gücün farkına varırlar. Var olan gücü kullanırken hiçbir zorbanın zulmünden korkmazlar.
EL-MUKİT 

“Yarattığının gıdasını veren” anlamına gelen “el-Mukit” ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de bir defa geçer. “Allah her şeye kadir ve gıda verendir” (Nisa 85) ayetinde bizlerin ekmek için insanlara boyun eğerek zillete düşmememiz için yalnız bizim değil, denizdeki balıkların, havadaki kuşların, karadaki hayvanların da gıdasını Allah’ın verdiğini haber verir ve ekmek için toprağı ekmek gerektiğine işaret eder.
“er-Razzak” ismi şerifinin açıklamasında Zuhruf suresinin 32’nci ayetinde rızkın taksimini Allahın yaptığını yazmıştık.
“Herkese uygun olarak gıdalarını Allah kainatın yaratılışında dört günde takdir etti” (Fussilet 10) ayetinde de herkese uygunluğundan bahsedilmekte. Hamsi balığının gıdasıyla balinanın gıdası, karınca ile filin gıdası hem azlık, hem çokluk yönünden, hem de bünyeye uygunluk yönünden aynı olmadığı açıklanır.
“İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm 39) derken çalışmaya teşvik eder. Ama her çalışanın eşit şekilde kazanmadığı görülmektedir. Biz meşru yollardan gıdamızı aramak için çalışırız. Her halükarda Rabbimizden razıyız.
Zikrederken Rabbin rızasını arayacağız, fikrederken Rabbin rızasını arayacağız. Boğulmakta olan bir karıncayı kurtarırken Rabbin rızasını isteyeceğiz. Bir hastaya yardım ederken, bir açı doyururken, bir ağaca su verirken Rabbin rızasını isteyeceğiz. Rabbin rızası için yapacağız.
Rızkımızı kazanırken bu yolda yorulurken ekmek peşinde koşmuyoruz. Çalışmanın, sebeplere sarılmanın ibadet olduğunu bildiğimiz için çalışacağız, çalışırken Rabbin rızasını isteyeceğiz. Bize uygun gıdamız bizim gölgemiz gibi bizi takip eder. Gölgenin peşinden gidenler sonuna varamadan öldüler. Altıncı, balıkçıya “oltanda ne çıkarsa ağırlığınca altın vereceğim” demiş. Balıkçı bir çekmiş yuvarlak bir halka çıkmış. Teraziye koymuşlar, karşısına bir kilo, on kilo, yüz kilo altın koymuşlar, halka ağır gelmiş. Ele alınca elli gram gelmeyen halka altınla tartılırken dükkanın bütün altınlarından ağır gelmiş. Hikaye bu ya altıncıların pirine sormuşlar. O da o halkayı terazinin bir kefesine koymuş, öbür kefesine de bir avuç toprak koymuş denge sağlanmış.
Altıncıların piri: “Bu halka çok hırslı bir adamın göz kemiği. Buna dünyayı verseniz doymaz. Ancak bir avuç toprak doyurur” demiş.
Midemizi helal ve temiz gıdayla, aklımızı şeriat ve tabiat ilimleriyle, gönlümüzü Allah sevgisiyle gıdalandıralım.
EL-MUNTAKİM 

“Suçlulardan intikam alan” anlamına gelen “el-Müntakım” ismi celili bu şekliyle Kur’an’ı Kerim’de yok. Çoğul olarak el-Müntakımün olarak üç defa geçmekte. Ancak beş defa “intikam aldık” bir defa “intikam alır” üç defa “biz intikam alıcıyız” dört defa “Allah intikam sahibidir” diye tanıtılmakta.
“Bunun üzerine suç işleyenlerden intikam aldık. Müminlere yardım etmek üzerimize bir hak oldu. (Rum 47)
Kendini ilah yerine koyan insanları kendine kul yapan firavun bu dünyada cezalandırıldı.
Ad kavmi Semud kavmi bu dünyada iken cezalandırıldılar. Ama bir çok kafir, asi, insanlığın üzerine ateş saçanlar, yeryüzünde hep bozgunculuk çıkaranlardan Allah ahirette intikam alacak ve onları bir kıvılcımı dünyayı kasıp kavuracak olan cehennemine atacaktır. Yanar dağlardan akan lâvlar cehennemin bir kıvılcımına denk olmaz. Ona göre hareket edelim el-Müntakıme iman edenler olarak yeryüzünde insan neslini ve yeryüzü nimetlerini yok etmeye çalışan, yakmaktan, yıkmaktan zevk alanların ıslahı için onlara zaman tanıyalım.
İslah olması için yollarını gösterelim. Eğer ıslah olmazlarsa insanlığın selameti için Rabbimizin koyduğu kurallar içinde cezalandırma yoluna gidelim.
Kendi içimizin intikam susuzluğunu gidermek için kendi koyduğumuz kurallarla cezalandırmayalım. Avfederken de cezalandırırken de Rabbimizin koyduğu kurallara uymazsak afvederken de cezalandırırken de zulmetmiş oluruz.
Çayırda yayılan birlerce kuzuya saldıran bir kurt’a acımak bir tane kuzuya acımamaktır.
Bu günkü batı hukuku kurtlar tarafından hazırlandığı için kuzuları değil kurtları koruyor.
EL-MUSAVVİR 

SURET veren, kılık, kıyafet veren manasına gelen bu isimde Kur’an’da Haşr suresi 24 de bir defa geçmektedir. “Rahimlerde size dilediği gibi şekil veren odur. (Al-i İmran 6) “Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı” (Mü’min 64, Teğabün 3) İnsanlık ailesi bir tek kirpik yaratamamıştır. Bir göz veya bir kaş yapamamıştır. Ama Allah’ın yarattığı göz ve kirpik üzerine binlerce yıldır şiirler söylenmiş yine de hakkı verilememiştir.
Allah’ımızın Halik ismiyle yarattığı, Bari ismiyle düzelttiği, Musavvir ismiyle şekillendirdiği tabiatın ve tabiat üzerinde yaşayanların bir teline ve bir çizgisine zarar vermeyelim. Bir ressamın o hareketsiz resmine bir çizik atsanız değeri düşer. Rabbimize ve yarattıklarına saygısız davranırsak o zaman bizim değerimiz düşer. Rabbimiz kafirler için “onlar yaratılmışların en şerlisidirler” buyurur. (Beyyine 6).
EL-MUİZZ EL-MUZİLL 
 
“Kur’anı Kerimde Ali İmran suresi 26 da “Deki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Sen her şeye Kadirsin” ayetinde dilediğini zelil edenin Allah olduğunu haber verir. “İzzet Allah’a, Rasulüne ve Mü’minlere aittir” (Münafikun 8) ayetinden anladığımıza göre Müslüman bir insanın zelil olması mümkün değildir.
Müslüman, dünyanın en fakir insanı olsa bile o haliyle izzetini korur. Müslüman en zengin olsa yine malıyla da, haliyle de izzetini korur.
Rabbin sofrasının bitmeyeceğini bildiği için tama’kâr olmaz. İnsanları yücelten kanaattır. Alçaltan ise tama’dır.
Şahin kuşu yücelerde uçarken, bıldırcın ve keklik etiyle havada beslenirken yeryüzündeki bir arpaya tama’ edince tuzağa tutulur, kanatları yolunur.
Kafir dünyada malıyla yükselse, haliyle yükselmez. Ahirette ise her haliyle alçaltılır ve cehenneme atılır.
Başkasının servetine el uzatan iki dünyada da horlanır. Başkasının namusuyla oynayanlarda horlanır.
Haram servetten, haram şehvetten ve haram şöhretten uzaklaşanlar iki dünyalarında da izzet bulur. Dolu kovayı yükseltirler, boş kovayı kuyunun dibine atarlar. Gönül imanla, akıl ilimle dolu olursa yükseltiliriz. Yoksa Cehennemin dibine atılıveririz. Allah korusun.
EL-MÜ'MİN -

İman veren, güvenlikte kılan, iman edenleri iki dünyada da güvenlik içinde yaşatan ve bir ismide “Mü’min” olan Allaha iman edenler insanlara güvenlik vermeye çalışmazlar. Güvenilen bir insan olmaya çalışırlar.
İmanın dünyada sağlayacağı güvenliği Efendimiz: “Allaha yemin olsun ki Allah bu İslâm işini tamamlayacak, hatta bir yolcu San’a şehirden Hadramuta kadar yürüyecek Allah korkusundan ve birde koyuna kurt saldırır korkusundan başka hiçbir şeyden korkmayacak” buyurmuş. (Ebu Davud , cihad bab 107 hadis 2649 Buhari ikrah bab ,t, Ahmed, Müsned 5/109,110)
Bir ismi “Mü’min” olan Rabbimizin verdiği imanın sağladığı güvenlikle eşkıya yatağı San’a ile Hadramut arasında 1400 sene önce güven içinde yolculuk yapmışlar.
M. Akif Ersoy’un: “Kenarı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu, Gelirde adl-i ilahi sorar Ömer’den onu”
Diye şiirleştirdiği Hz.Ömer, Medine’de devlet başkanı iken Dicle nehri kenarında bir koyunun kurt tarafından yenmesinden kendini sorumlu tutuyor. İşte “Mümin” olan Allah a iman eden mü’minin yönetimi öyle olur.
1400 sene sonra İslâm sistem olarak rafa kaldırıldı. Batıdan sistem ithal edildi ve Dicle nehri kenarında terör adı altında 30.000 (otuzbin) insanın kanı akıtıldı .
Dicle kenarında değil şehrin merkezinde en güvenli merkez diye yapılan binanın 25. Katında yirmi beş ayrı güvenlik tertibatı olan yerde yaşayan insanın güvenliği olmadığını bütün dünya gördü .
Asker ve gardiyan tarafından korunan hapishanelerde güvenlik kalmadı. Her insanın arkasına bir emniyet görevlisi taksanız, emniyet görevlisinin ardına da bir görevli gerekir.
Onun ardına da biri gerekir. Bu da olmayacağına göre her insanın içine emniyet görevlisi olarak “Mü’min” olan Allah’a iman yerleştirilirse emniyet=güvenlik iki dünyada da sağlanmış olur.
EL-MÜTEAL 

"Pek yüce" anlamına gelen "el-Müteali" ismi celili Kur'anı kerimde bir defa geçmekte. "Gizli olanı da açık olanı da bilir. Büyüktür, pek yücedir."(Ra'd 9) Ana rahmindeki değişimleri bilen, toplumsal gelişmeleri ve değişmeleri bilen ve yönlendiren "el-Müteali" pek yüce olan Rabbimizin bir ismi de "el-Ali" idi ve bu ismin açıklamasında geniş bilgi verildi, oraya bak. Gizliyi de açığı da bilen ve pek yüce olan Rabbimizden hiçbir şeyin gizlenemeyeceğini bilelim. Her sahada yücelmek için yüce olan Rabbimizin ilmine, sanatına, kudretine, ikramına sarılıp onun yaptıkları ve yarattıklarına bakarak ilmimizi, ahlakımızı geliştirmeliyiz. Kimseyi aşağılamadığımız gibi aşağılananları islâmla yüceltmeye çalışmalıyız.
EL-MÜTEKEBBİR -

BÜYÜKLÜĞÜNÜ BİLDİREN manasına gelen bu güzel isim Rabbimiz için Kur’an-ı Kerim’de Haşr 23 de bir defa zikredilmiştir. Kendini ilah yerine koyan, büyüklük taslayan, baskı rejimi kuran zorba firavun hakkında Mü’min suresi 27, 35 inci ayetlerde Mütekebbir olarak tanıtılmaktadır. Doğan, ölen bir tek canlı veya birtek dane veya çekirdek yaratamayan büyüklük taslarsa aleme rezil olur. Zalim birinin adalet ödülü alması gibi gülünç olur.
Ancak “Mütekebbir”=büyüklenen, büyüklüğünü bize zerreden yıldızlara kadar yarattıklarıyla gösteren ve indirdiği kitaplarıyla bildiren Rabbimize iman edenler, gönüllerinde en büyük olarak onu görenler Onun yarattıklarını gözlerinde küçültürler. 40 kilometre koşucusunun ödüle kilitlenerek koştuğu gibi, yol kenarındaki dereler, çiçekler, çimenler onu yolundan alıkoymadığı gibi mü’min insan da “Mütekebbir” Rabbine sığınınca kendini ilah yerine koyanları gözünde büyütmez. Batıdan korkmaz. “Doğuda, batıda Rabbindir” der ve yürür. Yürürken “Gözü kamaşmaz, şaşmaz ve taşkınlık yapmaz” (Necm 17) Bizlere mütevazı olmak düşer. Haddini aşan aşağı düşer.
"Yaratılmışların sahibi ve yarattıklarını her an bulan, bilen, gören ve işiten” anlamına gelen “el – Vacid” ismi cemili el – Vacid olarak Kuranı Kerimde geçmiyor. Ancak Duha 7,8 Sad 44 ayetlerinde vecede buldu anlamına gelen fiil halinde Kuranda geçiyor.
Kainatı Allah yarattığına göre , göklerin ve yerin mülkiyeti ve otoritesi Allaha ait olduğuna göre yarattıklarını dilediği an bulan el Vacid olan Rabbimiz , Mekke çöllerinde kaybolan Muhammed (S.A.V)i bulup doğru yola ilettiğini , fakir bulup zengin ettiğini haber verir .(Duha 7-8)
Çöldeki her bir kum tanesini yaratan, hikmetini bilen , ve nerede olduğunu gören , dilediği anda bulan Allaha iman etmek bu dünya yolculuğumuzdaki yalnızlığımızı giderir .
Binlerce insanın içinde yaşayıp da yalnız kalan insanların tek sığınağı el –Vacid dir. Hücresinde tek başına yaşayanların da tek sığınağı. Gördüğümüz, duyduğumuz, tuttuğumuz, kokladığımız, tattığımız her şeyde el-Vacid i bulup vecde gelmeli.
el –Vacid e iman edenler yetimleri, garipleri, yalnızları, çaresizleri, zenginlik içinde çaresiz kalanları bulurlar onlara islami kurallar içinde yardım ederler .
“Benzeri olmayan tek”anlamına gelen “el-Vahid” ismi şerifi Kur’anı Kerim’de 21 defa tekrarlanmıştır.
“Ehad” ismi ise ihlas suresinde bir defa geçmiştir. Dünya yaratıldığı günden beri geceyle gündüzün 365 günde saniye ve salise şaşmadan ardarda gelmeleri gülün gül vermesi, arının bal vermesi Allahın tek olduğunu gösterir .
“Eğer göklerde ve yerde Allah’dan başka ilahlar olsaydı ikisinin de düzeni bozulurdu.”(Enbiya 22)
“Sizin ilahınız bir tektir O Rahman ve Rahimden başka ilah yoktur.” (Bakara 163)
Yaratanımız bir, yaşatanımız da bir . Vücudumuz üzerinde Allah dan başka birininde etkisi olsaydı halimiz ne olurdu ?
Kanımızın akışı, kalbimizin atışı , bizi yönetenin bir olduğunu bize gösteriyor.
Köylerin, şehirlerin, milletlerin yönetiminde de muhtar, vali, başkan gibi bir yönetici sistemi kabul ediliyor .
Rabbimiz bir , kitabımız bir kıblemiz bir olunca birlik sağlanır. Birlikten de dirlik doğar.
EL-VALİ 

"Kainatın yöneticisi" anlamına gelen bu ismi şerif Kur'anı kerimde bir defa geçmekte. "Allah bir topluma (kötülükleri sebebiyle) bir azap istediğinde onu geri çevirecek yoktur. Onlar için Allah'tan başka yardımcı dost ta yoktur." (Ra'd 11) "el-Veli" ismi cemilinde açıkladığımız gibi bu kelimenin kökünde "yönetici dost" anlamı vardır. Bir ilin eğitim, güvenlik, sağlık gibi sorunlarına çareler bulan yetkiliye de Vali diyoruz. Valilerimiz Rabbimizin isimlerinden birini taşıyorlar. Ona göre dikkatli olmalılar. İnsanları, hayvanları, dağları, denizleri, yolları, tarihi eserleri özetle yönetim alanı içindeki her şeyi yönetirken yönettiklerine dost olduğunu unutmamalı. Valiler her yeri ve her şeyi göremezler, bilemezler, uyurlar, izine ayrılırlar. Ama gerçek Vali olan Allah (c.c.) her an her şeyi görmekte, bilmekte ve dostça yönetmekte. Kendini inkar edenlere bile can veriyor, kan veriyor, sıhhat veriyor.
“Servetlerin hakiki sahibi” anlamına gelen “el – Varis” ismi şerifi bu haliyle değil de çoğul haliyle Kur’an-ı Kerim’de üç defa geçmekte.
“Şüphesiz biz öldürürüz, biz diriltiriz ve biz varis oluruz” (Hicr 23) ayetinde “biz” kelimesini kullanır ve azametini bildirir. “Biz varis oluruz” derken de yine kendi büyüklüğünü bize bildirir. Kayalar oyarak sarsılmaz evler yapan, yeryüzüne kazık çakanlar hepsi gitti. Peygamberler, Şehitler, Salihler de gitti. “Yeryüzü bir kişiye bol iki kişiye dar” diyenler de gitti. Mallarını miras bıraktığı varisleri de gitti. Bir gün gelir kıyamet kopar insanlar ölür. Mahşerde toplanır ve Rabbimiz sorar: “Bugün Mülk kimindir? dendiğinde “Her şeye gücü yeten tek Allahındır” denir. (Mü’min16)
Rabbimiz bu mülkü Hz. Ademe teslim ettiğinde havası, suyu, güneşi, çiçekleri, böcekleri tertemiz pırıl pırıldı.
Biz çocuklarımıza temiz miras bırakalım. Allah’ın mülkünü kirletmeyelim. Başta kalbimizi inkarla bedenimizi isyanla kirletmeyelim. Kalp kirlenirse karalar ve denizlerde kirlenir. Çocuklarımıza temiz bir isim ve helal mal bırakalım.
“Her şeyi kuşatan, geniş” anlamına gelen el-Vasi ismi şerifi Kur’anı kerimde 9 defa geçmekte. “Sizin ilahınız ancak O Allah’tır ki Ondan başka ilah yoktur. Her şeyi ilmi ile kuşatmıştır.” (Taha 98) Onun ilminin dışında hiç bir varlık yoktur. Günümüzde değer verdiğimiz ilim adamlarının ilminin konusu olan maddeyi yaratan, yaşatan ve yöneten O her şeyi kuşatan Allah’tır.
Rahmetiyle her şeyi kuşatan (A’raf 156) Kürsisi kainatı kuşatan (Bakara 255) el-Vasi’a iman edenlerin yürekleri yedi kat sema kadar geniş olmalıdır. Kendisine kötülük yapanı afvetmeli, vermeyene vermeli, gelmeyene gitmeli.
El-Vasi olan Rabbimiz kendisini inkar edenlerin dilini kesmiyor. Ekmeğini de kesmiyor.
“Seven ve sevilen” anlamına gelen el-Vedüd ismi cemili Kur’anı kerimde iki defa geçmekte. “Rabbinize istiğfar edin. Sonra ona tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.” (Hud 90)
“O afvedendir, çok sevendir.” (Büruc 14)
Sevmeyi yaratan O, Sevdiklerimizi yaratan O. Öyle ise öküz gözü gibi her karpuz kabuğunun peşine düşmektense kimleri ne için seveceğimizi, sevgiyi yaratandan öğrenelim.
Allah’a ve Rasulüne karşı düşmanlık yapan, onlara sınır çizen ve karşı kanunlar koyanlar, Allah’a ve ahirete iman edenlerin, babaları, çocukları, kardeşleri ve akrabaları dahi olsa sevemeyeceklerini bildirir. (Mücadele 22)
Domuza inci gerdanlık takılmadığı gibi, gül küllüğe atılmadığı gibi Vedüd Rabbimizin bizlere lütfettiği sevgiyi de israf edip kafirler, zalimler ve soygunculara sevgi göstererek onları cesaretlendirmeyelim.
İman edip ameli Salih işleyenlere sevgi vereceğini haber verir Rabbimiz (Meryem 96)
İleride iman ettiği takdirde sıcacık dostumuz olacak olan düşmanlarımıza dahi kötü söz söylemememiz istenir bizden. (Mümtehine 7)
EL-VEHHAB 

BAĞIŞLAYAN, BAHŞEDEN, KARŞILIKSIZ VEREN manalarına gelen el-VEHHAB ismi Kur’an’ı Kerim’de üç defa geçmekte. (Ali İmran 8, Sad 9,35) Aşkımızın meyvesi olan çocuklarımızı bize bağışlayan, kuru topraklardan rahmetiyle bizlere yiyecek ve içecekler bahşeden el-VEHHAB’a iman edenler: “Ey Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi eğme ve bize katından rahmet ver. Sen karşılıksız verensin” (Ali İmran 8) diye dua ederler.
VEHHAB’ın kendilerine verdiği nimetleri karşılıksız olarak Allah’ın kullarına verirler ve gönüllerindeki Hak ve halk sevgisini artırırlar.
“Veriyoruz ama layık mı değil mi bilemiyoruz” demeyin. Sadakalar mü’mine, kafire ve hayvanlara verilir. Aç köpeği sulayan kadının cennetlik olduğunu Peygamberimiz haber verir. (Müslim, Selâm,154) Vermek insana huzur verir, ama biz bu zevki tatmak için vermeyeceğiz. Allah rızası için vereceğiz.
“Onlar (Mü’minler) sevmelerine rağmen yemeklerini fakire, yetime ve esire yedirirler. Biz ancak Allah rızası için yediririz. Sizden bir karşılık ve teşekkür istemeyiz” derler. (K.K: İnsan 8-9)
Batılı siyasiler, askerler ve gazeteciler, Sırpların elindeki Müslüman esirlere işkence edildiğini, Müslümanların elindeki Sırp esirlere işkence edilmediğini, insanca muamele edildiğini görünce düşündüler. Aynı ırkın insanları, aynı okullardan diploma almışlar ama biri zalim, zorba öbürü düşmanını esir edince İslam’ca davranıyor. İşte aradaki Müslüman-Hristiyan farkı ortaya çıkıveriyor. Kur’an’ın bir ayeti batılı uzmanların gözlerini İslam’a çeviriveriyor.
EL-VEKİL 

“Güvenilen, dayanılan” anlamlarına gelen ‘El-Vekil’ ismi cemili Kur’anı kerimde 13 defa geçmekte.
Yaratılmışların en değerlisi olan insanoğlu sahip olduğu bütün teknolojik imkanlara rağmen çaresiz kaldığında dayanak arıyor.
İşler tıkırında giderken her şeyi kendinden bilir. Ayna karşısında kendine hayran kalır. Aklı, becerisi, bileği, çalışması kendini o hale getirdiğine inanır. Ama bir kasırgayla evinin uçmaya başladığını, depremle iş yerinin göçmeye başladığını, teknoloji üretim merkezlerinin bile yıkılıp yok olduğunu gördüğünde, yıkıma, yangına, fırtınaya, selíe, kıtlığa karşı dayanamadığında zorunlu olarak “Allaaaaaah!” diye feryat etmeye başlıyor.
Amerika’yı kasırga kasıp kavururken hükümet, valilikler, özel ve kamu kuruluşları bütün şehirlerin meydanlarına ışıklı levhalarla “Allah’a dua edin” diye yazılar yazdılar. Rabbimiz bu tür davranışların psikolojisini de bize haber verir.
Bu tür insanların denizde dalgaya tutulduklarında Allah’a yalvardıklarını, kurtulunca eski isyan, taşkınlık ve şirke geri döndüklerini haber verir. (Yunus 22, Ankebut 65, Lokman 32)
“el-Vekil”e iman eden müíminler ise en kolay gördükleri işte dahi kul olarak üzerlerine düşen görevi yaparlarken yine de Allah’a tevekkülü elden bırakmazlar.
Ana rahminde iken bizi gıdasız bırakmayan, doğunca anneden iki çeşme gibi sütümüzü akıtan, büyüyünce kara toprağı yiyeceğe dönüştüren el-Vekil’e tevekkülümüz aralıksız devam etmeli. Ondan başkasına da işlerimizi havale etmemeli.
“Benden başkasını vekil edinmeyin” (İsra 2) ayetiyle bizi uyarmakta. Ancak milletvekili seçmek veya bazı işlerimizin takibi için vekil tayin etmek Allah’dan başka vekil edinmek anlamına gelmez.
Çünkü onlarda bizim gibi insanlar. Onlarında yapamayacakları, bilemeyecekleri var. Bizim dayandığımız, güvendiğimiz Allah ise her şeyi bilen ve her şeye gücü yetendir.
Nemrut’un adamları İbrahim (a.s.)’ı ateşe attıklarında İbrahim (s.a.v.)’in Allah’tan başka dayanacak ve güvenecek kimsesi yoktu. “Allah bana yeter. O ne güzel vekil” diyordu. Ve Rabbi onun ateşini gülistana çevirdi. (Bak: Enbiya 69)
Bugün Çeçenistan da Rus nemrutlarının batılı firavunlardan aldıkları dolar desteğiyle altı cihetten Müslümanların üzerine alevler yağdırırken Çeçen Müslümanların bir tek dayanağı var. O da Allah (c.c.)
Asırlardır İslam milletine diş bileyen, onları bölüp parçalamak dileyen, tek dişi kalmış aç kurtlar gibi üzerinize saldıran batının Hıristiyan ittifakına karşı kurtuluş savaşını verenlerin başında gelen Akifimiz:
“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz.
Bu yol ki Hak yoludur. Dönme bilmeyiz, yürürüz” meydan okur.
El-Vekil’e tevekkül ederken bizler insan olarak görevimizi yapacağız. Tarlayı süreceğiz. Tohum atacağız. Sulaması, gübresi, ilaçlaması, bilimsel yollarla yapıldıktan sonra Allah’a havale edeceğiz.
Toprağı saksıda gören, aydın geçinen biri “Bu işlemleri yaptıktan sonra niye Allah’a tevekkül edeyim?” diyebilir. Ama işi çiftçilik olan hiçbir insan bunu söylemez.
Çünkü o bilir ki Allah dilemezse o ekin toprakta çürür. Yağmurlar yağmaz. Yeraltı suları çekilir, veya çok yağmur yağdırır, çürütür. Veya dolu yağdırır yerle bir ediverir.
Sonra bizim tevekkülümüz bizim ibadetimizdir.
El-Vekil’e iman eden bir Müslüman da birilerine vekil olduğunda kendisine vekalet verene ihanet etmez. Onun beklentilerini boşa çıkarmaz. Aldığı vekillik görevini hakkıyla yerine getirmeye çalışır.
EL-VELİ 

"Gerçek dost" anlamına gelen "el-Veli" ismi cemili Kur'ân'ı Kerim'de 11 defa zikredilmiştir.
"Allah mü'minlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkardı." (Bakara 257)
Ana rahminin karanlıklarından dünyanın aydınlığına çıkardı. Dünyanın karanlıklarından imanın aydınlığına çıkardı.
Bize bütün işlerimizde yardım eden, bizim velimiz gibi işlerimizi kolaylaştıran Rabbimizdir.
Allah, Mü'minlerin dostu olunca Müminler de birbirlerinin dostu olurlar.
"Mümin erkeklerle, mümin kadınlar birbirlerinin dostudurlar. (Tevbe 71)
Mümin olmayanları dost edinmemeleri gerekir.
"Müminler, müminlerden başka kafirleri dost edinmesinler." (Ali İmran 28)
Maide 51'de Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmemiz yasaklanıyor.
"Dost" diye terceme ettiğimiz bu el-Veli kelimesi ile vali kelimesi aynı kökten. Vali, bir şehrin bütün işlerini severek dostça evirip çeviren yöneticidir. Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin derkenRabbimiz bize onlara yönetim işlerini vermeyin anlamında kullanılıyor.
Yoksa Yahudi ve Hıristiyanla komşuluk ilişkileri ticari ilişkiler dostane yürütülür. Ama Müslüman köyüne Yahudi muhtar, Müslüman şehrine Hıristiyan vali atanmaz. Kısacası Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.
Allah'ı gerçek dost kabul eden bir müminin yüreğine korku ve hüzün gelmez.
"İyi bilinki Allah dostlarına korku yoktur onlar üzülmezler de." (Yunus 62)
Bu dünyada güçlü siyasilerle dost olanlar her türlü kanunsuzluğu yapmaktan çekinmiyorlar. Bizler ise Rabbimizi dost edinince Rabbimizin rızasına uymayan her şeyden kaçınırız. Onun yolunda yürürken hiç kimseden korkmayız ve bize karşı alınan her türlü baskı nedeniyle üzüntü bile duymayız. Akrebin görevi sokmak, ateşin görevi yakmak, bizim görevimiz akrebe veya ateşe kızmak değil, ateşte yanmamak için tedbir almaktır.
EN-NUR 

“Türkçesinde de “Nur” dediğimiz bu ismi cemil Kur’an-ı Kerim’de “Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nur 35) “Yer, Rabbinin nuruyla parladı.” (Zümer 69) ayetlerinde iki defa geçmekte. Kur’an-ı Kerim’de 43 defa geçen bu “Nur” kelimesiyle kastedilen gönüllerin aydınlığını sağlayan Kur’an ve imandır.
Işık bizim görmemizi sağlar. Ak ile karayı, ip ile yılanı, gül ile dikeni, dost ile düşmanı biz aydınlıkta anlarız. Onun için Rabbimiz gündüzlerimiz için güneş ışığını, gecelerimiz için ayın nurunu yaratmış.
Birde iyiyle kötüyü, hayırla şerri, suçla cezayı, iyilikle mükafatı belirlemek için “Nur” diye isimlendirdiği kitaplarını indirmiş.
Allah, gökyüzündeki güneşini karartıverse onun ışığının yerini tutacak bir ışığı ve ısıyı insanlık yapamaz. Dünyanın tamamını güneşin içine yakıt olarak atsak, sobaya atılan bir kağıt parçası gibi yok olur gider.
İşte Allah’ın kitabı da öyle. İnsanlığın hayatından bir çekiliverse güneşin yerini tutsun diye takılan ampuller gibi her an patlamaya hazır insani ışıklarla altı milyar insanın içini ve dışını aydınlatmak mümkün değildir.
Bir güzele, bir çiçeğe, bir denize, bir manzaraya bakınca heyecana kapıldığımızda hemen görüleni ve gören gözü yaratanı düşünüp ona hamd edelim.
Pervane, kelebekler gibi O Nur’un etrafında Onun gösterdiği yönde dönelim. Mü’minde, kafirde dönüyor ama kafir ters yönde döndüğü için yolun sonu Cehenneme çıkıyor. Cehennemin narını Nur gibi görüyor.
Gönlümüze ve gözümüze nur veren, çocuklarımızı gözümüzün nuru kılan Nur’a iman eden bizler hep aydınlık tarafta olacağız, aydınlatacağız.
ER-RAHMAN - ER-RAHİM -
 
Rabbimizin “Rahman” ismi Kur’anı Kerimde 57 defa tekrarlanmıştır. “Rahim” ismi ise 115 defa tekrarlanmıştır. Yalnız Tevbe suresinin 128 inci ayetindeki “Rahim” Peygamberimizin sıfatı olarak verilmiştir.
“Rahman” ismi kullarından hiç birine verilmez.
"Rahim" ise insanlara isim olarak verilebilir.
"Rahman”: İyilere de, kötülere de rahmet eden. Yani yarattıklarının hepsine merhamet eden manasınadır.
“Rahim”: ise ahirette yalnız mü’minlere merhamet edendir. “Allah mü’minlere karşı çok merhametlidir” buyurur. (Ahzap 43)
Bakara 249’da bir sadaka için yedi yüz kat sevap vereceğini vadediyor. İşte bu Rabbimizin bize rahmetidir. Rahman olan Rabbimiz bu dünyada Mü’mine de, kafire de rahmetiyle muamele ediyor. İkisinin de toprağa attığı buğdaya on, yirmi, otuz, elli kat fazlasıyla buğday veriyor ama Mü’minin yardım için verdiği birini yedi yüz yapıyor. Her Müslüman günde bir çok defa Bismillahirrahmanirrahim derken Allah, Rahman ve Rahim isimleriyle zikir ve dua etmiş olur. Rahmana iman eden bir Mü’min yaratılanlara karşı merhametli olmak durumundadır. Eğer Allah, Rahman, Rahim isimleri rahmet damlaları gibi kişinin kalbini yumuşatamıyorsa o zikirden faydalanmıyor demektir.
İman bir rahmettir. Mü’min insan, Allah’ın bütün kullarının iman edip cehennemde yanmaması için çırpınmalıdır. Evden kaçan yavrusuna yanan anne yüreği gibi yanarak imana gelmesi için yalvarmalıdır.
Aç insan veya hayvan gördüğünde kendi karnıymış gibi onu doyurmalı. Ciğer taşıyan her canlının derdine deva olmalıdır.
İnsanların imana giden yolunu kesen, onları cehenneme atmak için kurumlaşan imansız eşkıya güruhuna karşı verdiği mücadele de merhametin eseridir. Kendini yakmak için üzerine benzin döken kişiyi kurtarmak için yalvaran ve kurtarmaya çalışan polis veya itfaiye erinden daha fazla ve yanan yürekle imansızların imana gelmesi için gayret göstereceğiz. Rahmanın öğrettiği Kur’anı insanlığa öğretmemiz, Rahman’a imanımızın eseridir. Er-Rahman suresini oku.
ER-RAKİB 

“Gözeten” manasına gelen “er-Rakib” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de üç yerde geçmekte. “Şüphesiz Allah üzerinizde gözeticidir” (Nisa 1) buyurur.
Bir günlük hayatımızın gizli kamerayla çekileceğini öğrensek o gün akşama kadar her türlü hareketimizi kontrol eder, hoşa gitmeyen şeyleri yapmayız.
Er-Rakibin bizi her an gözetim altında tuttuğuna iman etmemiz bizim her hareketimizi İslami kurallara uygun olarak yapmamızı sağlar.
İslami kurallara uygun hareket eden bir mü’minin elinden ve dilinden kimse zarar görmez.
ER-RAUF 
“Çok şefkatli” anlamına gelen “er-Rauf” ismi cemili Kur’an’ı Kerim’de on defa tekrarlanmakta
“İman edenlere karşı gönlümüzde bir kin bırakma. Şüphesiz sen çok şefkatlisin, merhametlisin” (Haşr 10)
“Şefkat” deyince akla anneler gelir. “Anne” deyince de akla şefkat gelir. Ama iyi bilinsinki şefkatli anneleri yaratan ve çocuklarını sevimli hale getiren er-Rauf olan Allah (c.c.)’dır.
Peygamber efendimiz bir yolculuk esnasında ekmek yapan bir kadına uğrar. Kadın, peygamber efendimizi görünce “bir anne yavrusunu şu ateşe atamaz, Allah ise kullarından daha merhametli Allah kendi kullarını ateşe nasıl atacak?” dediğinde Efendimizin gözlerinden yaşlar boşalır ve şöyle der.;
“Israrla Allah’a baş kaldırmayan ve La ilahe illallah= Allah’dan başka yaratan, yaşatan, yöneten yoktur diyeni Allah yakmayacaktır” buyurur.
Bu hadisi bazı farklılıklarla Buhari, Edeb bab 18, Hadis 5628, Müslim, Tevbe bab 4, Hadis 2754, ibni Mace Zühd, bab 35, Hadis 4297’de rivayet edilmiştir. Şefkatinden İslam ümmetini vasat yani toplum için bir denge unsuru kılan (Bakara 143) kullarının iyi işlerini cennet karşılığında satın alan (Bakara 207) kendisine karşı gelmekten sakınmamızı isteyen (Ali İmran 30) bizi zorluklardan kurtarmak için bildiğimiz ve bilmediğimiz binekler yaratan (Nahl 7) Allah (c.c.), Rasulünü de Rauf ve Rahim isimleriyle isimlendirmiş.
Er-Rauf’un elçisi olan şefkatli peygamberimiz bir kuş yuvasını bozan sahabeyi azarlamış, susuz bir köpeği sulayan günahkar kadının afvedildiğini haber vermiş. (Müslim, Selam 154)
Bizde çok şefkatli peygamberin ümmeti olarak kafirin küfrünü günahkarın isyanını temizleyerek şefkatimizi gösterceğiz.
ER-RAŞİD 

“Doğru ve sağlam yolu veren ve o yola ileten” anlamına gelen bu ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de bu kalıpla yok. Ancak İbrahim’e rüşdünü veren (Enbiya 51) Musa aleyhisselamla yolculuk yapan Allah kullarından birine de rüşdü Allah tarafından öğretildiği bildirilmekte. (Kehf 66) Allah’ın sapıttığını ruşde doğru yola götürecek kimsenin olmadığını haber verir. (Kehf 17)
Zalim, zorba yöneticinin zulmünden hicret eden Ashabı Kehf de Rabb’e dûa ederlerken “Ey Rabbimiz, bize tarafından bir rahmet ver ve şu işimizde bize bir kurtuluş yolu hazırla” diye dûa etmişlerdi (Kehf 10)
“Er- Raşid” daha tabiatı yaratmadan yaratacağı her şeyi ve yaratılış kanununu bilen yarattığı peygamberlere indireceği kanunlarla en doğru yola iletecek olandır.
Firavunun emrinin doğru olmadığını doğruya götürmeyeceğini haber verir. (Hud 97)
Kıyamete kadar Rabbin yolu dışında ona zıt yollar gösteren herkesin yolu sapıktır. Onun için biz Fatiha suresinde Allah’ın, peygamberlere verdiği doğru yolu istiyoruz. Allah’ın gazabına uğrayan Yahudilerle sapık Hıristiyanların yolunu istemiyoruz. Doğru olalım, doğruluktan ayrılmayalım.
ER-REZZAK 

"Rızık veren” manasına gelen “er-Razzâk” ismi celili Kur’anı Kerimde bir defa “Şüphesiz Allah rızık verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvet sahibidir.” (Zariyat 58) geçmekte. Altı defada “Hayru-r-Razikin” rızık verenlerin en hayırlısı anlamında geçmekte.
Bize can veren de, ten veren de O Allah (c.c.)dır. Tenimiz topraktan yaratıldığından, gıdamızda topraktan yaratılmakta.
Hz. İsa’nın havarilerinden bir kısmı “Rabbinin gökyüzünden bize sofra indirmeye gücü yeter mi?” diye sormuşlardı da Hz. İsa (s.a.v.) “Eğer iman ediyorsanız Allah’tan sakının” diye cevap vermişti. (Maide 112) Ra’d suresinin 4 üncü ayetinde ifade edildiği gibi aynı su ile sulanan topraklarda ayrı ayrı rızıklar çıkaranın Allah olduğu bildirilmekte.
Yer sofrasında yiyecekler sunan, gök sofrasından yağmurlarla içecekler sunan ve kıpırdayan canlının rızkını veren Er-Razzâk olan Allah’tır. “Yeryüzünde kıpırdayanın rızkı Allah’a aittir” (Hud 6) buyurur.
Ekmek için ekmek gerek. Ateş için çakmak gerek. Durmayıp kıpırdamamız, çalışmamız gerek. “Er-Razzâk” olan Rabbimiz toprağı ekmeğe, domatese, elmaya, limona dönüştürüyor. İnsanlık ailesi binlerce yıldır toprağı altın yapabilmek için “simya” ilmiyle uğraştı başaramadı. Ama Rabbimiz bize faydalı olanları, faydası oranında yarattı. Tenimiz topraktan geldiğinden gıdası da topraktan geliyor ve yine ölünce toprağa dönüyor.
Canımız ise Rahmandan geldiğinden gıdası da Rahmandan gelir. Tarih boyunca Peygamberler ve getirdikleri kitaplarda ruhumuzun gıdasıdırlar. Tenimiz sun’i, yapay gıdaları değil, tabii gıdaları istediği gibi canımızda yapay fikirleri değil, ilahi emirler yasaklar ve tavsiyeleri ister.
Ekmeği göğsümüzün üstüne sarsak midemiz doymaz. Kur’anı da başımızın üstünde tutsak ruhumuz doymaz. Onu iman olarak kalbimizin en derin yerine koyacağız ve amel-eylem çiçekleri şeklinde dışımızda meyve verecek.
Aynı akıla, bedene, kültüre ve çalışmaya sahip iki kişi bir zaman sonra birinin zengin olduğunu, öbürünün iflas ettiğini görüyoruz.
Çok çalıştığı halde zengin olamayanı gördüğümüz gibi, az çalıştığı halde zengin olanı da görüyoruz. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” (Necm 39) Çalışırız. Zengin olursak şükreder, zekatla, sadakayla dağıtırız. Fakir olursak sabreder, şükreder çalışmaya ve kimseye yük olmamaya devam ederiz. Kimse gönül rızasıyla fakir olmak istemez. Ama olunuyor, çalışıyor, çabalıyor ve yine fakir kalıyor. Rabbimiz bunun hikmetini: “Onların dünya hayatındaki geçimliklerini biz taksim ettik. Birbirlerine iş gördürsünler diye bir kısmını diğerleri üzerine derecelerle üstün kıldık” diyerek haber veriyor. (Zuhruf 32)
“Her akıl bir olsa koyuna çoban bulunmazdı” diye bir atasözümüz var. İnsanlık ailesinin terziye, marangoza, ustaya, doktora, hocaya ihtiyacı var. Akıllar, zevkler, kuvvetler denk olsaydı herkes aynı şeyi yapar ve dünya çekilmez olurdu.
Çalışmaya devam edelim. Rabbimizin taksimine razı olalım. Yine çalışalım. Çünkü helal mal kazanmak için çalışmak bir mü’min için ibadettir. Bülbülün, Kartalın, Karıncanın, Filin, Hamsinin, Balinanın vücudlarına uygun olarak rızıklarını taksim eden Rabbimiz bütün insanlığa yetecek rızkı da yaratmaktadır.
Ancak insanlar inkara yönelirse ateist-gavurlaşırsa hayvandan daha aşağı olur ve milyonlarca insana yetecek serveti kendi tekelinde tutar ve insanlara zulmeder. “Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendisidirler.” (A’raf 179) buyurur Rabbimiz.
Rabbimiz yeryüzünü bizim için yarattığını “O, yeryüzündekilerin hepsini sizin için yarattı” (Bakara 29) diye haber verir ama, “Yeyiniz, içiniz israf etmeyiniz. O israf edenleri sevmez” (A’raf 31) diye sınır koyar.
Rızık konusunda kuşlar gibi olmamızı ister Peygamberimiz, ve şöyle der: “Siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşları doyurduğu gibi Allah sizi de doyururdu. Kuşlar sabah erkenden aç giderler, akşam tok olarak dönerler” buyurur. (Tirmizi, Zühd, Hadis 2441, İbni Mace, Zühd H. 4164) İşinizin durumuna göre erken vakti ne ise ona göre davranacaksınız, kuşlar gibi kanat çırpacaksınız, ama eve dönünce yarını düşünerek ailenin ağzının tadını kaçırmayacaksınız. “Sabahın sahibi var” deyip tevekkülle geceleyeceksiniz.
Hz. Adem’den beri milyarlarca insan geldi geçti yeryüzünden bir avuç eksiltemedi. “Allah’ın nimetlerini saymakla bitiremezsiniz.” (İbrahim 34) O nimetlerden kazanmaya çalışın. “Kaybettiğinizde yerinmeyin, çok verdiğinde sevinmeyin.” (Hadid 23) Ekmek için ekelim. Ekmek sayısınca insan değil, insan sayısınca ekmek üretelim. Adil bir şekilde yardımlaşalım. O zaman Rabbimiz bizi hesap etmediğimiz yerlerden de rızıklandırır.
ES-SABUR 
“Çok Sabırlı” anlamına gelen bu ismi cemili Kur’an-ı Kerim’de geçmemekte el- Esma-ül Hüsna hadisinde geçmekte.
“Sen kafirlere mühlet ver. Onlara zaman tanı” (Tarık 17) “Eğer Allah insanları zulümleri sebebiyle cezalandırmış olsaydı, yeryüzünde bir tek canlı bırakmazdı. Ancak onları belirli bir zamana kadar geciktirir.” (Nahl 61) ayetlerinde Allah’ın çok sabırlı olduğunu anlıyoruz. “Allah kahretsin, Allah canının alsın, evini başına yıksın” gibi beddualarımızı Allah kabul etse yeryüzünde adam kalmaz. Babamız, annemiz, çocuklarımız eşimiz kızınca da sevince de dengeyi kaçırabilir. Es- Sabur olan Rabbimiz kendini inkar edenlere de ekmek verip su içiriyor, hava veriyor. İbadetleri yaparken sabredeceğiz. Trilyonları zimmete geçirme makamında sabredeceğiz. Zina imkanı olduğunda sabredeceğiz. Cihat ederken sabredeceğiz. Timur’a “sen bu savaşları nasıl kazandın?” diyenin parmağını Timur ağzına almış. Kendi parmağını da adamın ağzına vermiş. Harp ısırma sanatıdır. İkimiz de ısıralım demiş. Biraz sonra karşıdaki adam aaaa diye bağırır. Timur kendi parmağını çeker ama ısırmaya devam eder. Sonra işte ben sabırla kazandım der.
Şair Taşlıcalı Yahya:
“Sabrı elden komamakdır evlâ
Ki koruk sabrile olur helva.” der.
ES-SAMED 

“Her şey ona muhtaç , o hiçbir şeye muhtaç değil” anlamına gelen “es-Samed”
Kur’anı kerimde bir defa geçer .
“De ki O Allah tekdir. Allah Samed’dir.” (İhlas 2)
Bizler birbirimize muhtaç olarak yaratılmışız. Birimiz terzi, birimiz berber, birimiz doktor, birimiz mühendis, birimiz çoban, birimiz yönetici, birimiz asker olacağız ki birbirimizin ihtiyaçlarını karşılayalım.
Rabbimiz Zuhruf suresinin 32. Ayetinde farklı yaratılışımızın hikmetini birbirimizin işini görmek olarak bildiriyor.
Ama şunu unutmayalım ki; ihtiyacımızı karşılayan her şahsı , her damlayı, her daneyi , her ilacı yaratan Allah (c.c)dır.
Her nefeste biz O’na muhtacız. İnsanlar ihtiyacımızı karşıladığında insanlara teşekkür edeceğiz . O insanları yaratan Allah’a hamd edeceğiz.
Es-Samed e iman edenler onlar hiçbir muhtacı boynu bükük geri çevirmeyeceğiz.
Verecek hiçbir şeyimiz yoksa gül gibi yüz, bal gibi sözle gönüllerini alarak göndereceğiz.
ES-SELAM -

Selâmette olan, selâmette kılan. “Selâm” kelimesi Kur’anı Kerimde 33 defa geçer ama bunlardan yalnız bir tanesi (Haşr 23) Allah’ın ismi olarak geçmektedir.
Her doğan ölüyor, her yeşeren kuruyor, her yapılan yıkılıyor. Yaratılanların en değerlisi insan doğuyor, büyüyor, ihtiyarlıyor, hastalanıyor, acıkıyor, uyuyor ve ölüyor.
“Selâm” olan Rabbimiz bütün bunlardan salimdir. İslâm dinini indirerek selâmet yurdu olan Cennete davet eden, bu dünyada gönüller arasına köprü olan selâmı öğreten, “Bir selâmla selâmlandığınız zaman, ondan daha güzel selâm verin veya aynıyla karşılık verin” (Nisa 86) diyerek selâm almayı emrederek, nezaket kurallarını öğreten Rabbimiz Mü’minleri Cehennem azabından selâmette kılandır.
Müslüman kelimesiyle selâm, İslâm kelimeleri silm kökündendir. Efendimiz: “Müslüman: dilinden ve elinden Müslümanların selâmette olduğu/ zarar görmediği kişidir” buyurmuş. (Buhari 1/9, Müslim iman bab 4, Ebu Davud Cihad Hadis 2481).
İnkar mikropları saçanlara, isyan okulları kuranlara, harami çeteleri kuranlara dilinle ve elinle bir şey yapamıyorsan bari Müslümanlara dil uzatma.
İmam Kuşeyri: “mü’min kardeşinin bir ayıbını gördüğünde onu yetmiş çeşit ma’zeret bularak temize çıkarmaya çalış. Eğer ma’zeret bulamazsan sen yinede yetmiş ma’zerete ikna olmadın diye kendini ayıpla” diyor. (Kuşeyri, et Tahbir fi t Tezkir, s:29)
ES-SEMİ' 
“Her şeyi işiten” manasına gelen “es-Semi’” ismi celili Kur’anı Kerimde 47 defa geçmekte.
Her şeyin ayarlanması akort edilmesi gerektiği gibi en başta dillerimizin akort edilmesi gerekir. Sevdiklerimize, dostlarımıza söyleyeceğimiz kelimeleri en ince gönül eleğinden eleyerek söylemeliyiz. Çünkü dostlarımız o sözleri duymadan es-Semi olan Rabbimiz işitmekte.
Düşmana söylediklerimizi de işitiyor. (Taha 46) Öyle ise Firavuna konuşurken bile kelimelerin en tatlı ve yumuşak olanını seçeceğiz. (Taha 44)
Rabbimiz “Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi yaptığından sorumludur” (İsra 36) derken kulak kelimesini öne almış. Kulağımızla insanları dinlerken karşımızdaki kim olursa olsun onu önemseyelim.
Kulağımızdan giren kelimeler gönül denizimizi kirletecek kelimeler olmasın. Hakkın kelamı birinci sırayı alsın. Kulağında doyumu vardır. Ivır zıvırlarla doyurursanız Kur’an dinleyemezsiniz.
ET-TEVVAB 

"Tevbe ettiren ve tevbeleri kabul eden" anlamına gelen "et-Tevvab" ismi şerifi Kur'anı kerimde 11 defa geçmekte. "derken Adem, Rabbinden kelimeler aldı. (Ve onlarla yalvardı da) Allah'da tevbesini kabul etti. Şüphesiz O tevbeleri kabul eden ve esirgeyendir." (Bakara 37) Tevbe suresinin 118 nci ayetinde bizlerin tevbe etmesi için bize tevbeyi öğretenin ve tevbeleri kabul edip mükafatlandıranın Allah (c.c.) olduğunu ifade eder. Şair: "Kıl tevbe seyyiatına gözler kapanmadan, Vaktiyle gör hesabını defter kapanmadan." Yani "Gözlerin kapanmadan, ölmeden önce günahlarına pişman olduğunu ve afvını Allah'tan iste" diyor. Tevbe günahın cinsinden olur. Milletin malını zimmetine geçirip sonra istiğfar etmek tevbe değildir. Zimmetine geçirdiği malı sahiplerine vermek, sonra istiğfar etmektir tevbe. Rabbimiz bizim hatalarımızı, günahlarımızı nasıl afvettireceğimizi bize öğretiyor ve bizi afvediyor. "et-Tevvaba" iman eden bizlerde bize karşı suç işleyenlerin özrünü kabul edeceğiz. Özür dilemese bile pişmanlık duyması özür dilemesi demektir. Afvedici olacağız.
EZ-ZAHİR - EL-BATIN 

“Apaçık” ve “Gizli” anlamlarına gelen “ez-Zahir” ve “el-Batın” ismi şerifleri Kur’an-ı Kerim’de birer defa geçmekte. “O ilktir, sondur, apaçıktır, gizlidir. O her şeyi bilendir.” (Hadid 3)
İşin ehli olanlar bir sanat eserinden sanatkârın ilmini, gücünü, zevkini, görebilirler. Anlamayanlar ise öküzün trene baktığı gibi bakıp geçerler.
Her çiçekte, her böcekte, zülfün her telinde, yağmurun her damlasında, elimizin her çizgisinde Allah (c.c.)ın ilmi, kudreti, san’atı apaçık görülmekte.
Zatı ise görülenlerin parlaklığı nedeniyle gözlerden gizli kalmakta. Çünkü bugünkü gözler Rabbimizin zatını görecek şekilde yaratılmamıştır. Bir ismi Zahir olan Rabbimizin yarattığı tenimizi görüyoruz. Ama bir ismi de Batın olan Rabbimizin yarattığı aklımızı göremiyoruz.
Balı apaçık görüyoruz ama tadını göremiyoruz. Gülü görüyoruz ama kokuyu göremiyoruz.
Bizlere ten gibi açık, akıl gibi gizli nimetler veren Zahir ve Batın Rabbimize açıkta ve gizli yerlerde ibadetler yaparken kötülüklerin açığından da, gizlisinden de kaçınacağız. (A’raf 33, En’am 120)
Verdiği nimetlerden elmayı yerken, görünen rengi ve yuvarlaklığı yanında görünmeyen tadı, kokusu ve gıdasını hissettiğimizde “Zahir” ve “Batın” olan Rabbimizi hatırlayacağız.
Yaratılan her şeyin bir görünen, binlerce görünmeyen yönünü öğrendiğimizde yine “Zahir” ve “Batın” olan Rabbimizi hatırlayacağız demeyeyim, hatırdan hiç çıkarmayacağız.
İnsanlara yardım ederken gecede, gündüzde, gizlide açıkta vereceğiz. Verirken biz kendi varlığımızı değil verdiğimizi göstereceğiz.
Yardımı alan isek, verilene değil verene bakacağız ve teşekkür edeceğiz. Rengarenk süslü ağaçlar üzerinde bize ni’metler sunan Rabbimizin ni’metleri bizim gözlerimize perde olup materyalizm hastalığına yakalanıp gönül gözü kör olanlardan olmayalım.
O çiçekler, meyveler, manzaralar, havalar, güneşler, gözümüz aracılığıyla gönül gözümüzü açsın da, içimiz imanla, dışımız amelle süslensin.
EŞ-ŞEHİD 

“Her yerde hazır olan ve her şeyi gören” anlamına gelen “eş-şehid” ismi şerifi Kur’an-ı Kerim’de Rabbimizin ismi olarak yirmi defa geçmekte. “Şüphesiz Allah her şey üzerine şahiddir” (Nisa 33) “Şahid olarak Allah yeter” (Nisa 79) Bu ayet Kur’an’da sekiz defa tekrarlanmıştır.
Rabbimiz bu tekrarıyla anne şefkatinden daha merhametli olduğunu, annenin yavrusunu uyarmak için aynı kelimeleri tekrarladığı gibi Rabbimiz de bizi uyarmakta. Bir insan sevdiği birinin gözleri önünde hırsızlık yapamaz. Sevdiğinin gözlerinin içine bakarak yalan söyleyemez. Çok sevdiği birinden rüşvet alamaz.
Yapılan her türlü kötülükler gizli, belgesiz ve şahidsiz yapılır. Rabbimiz ise her yerde hazır ve nazırdır. Suç işleyecek eli, ayağı, gözü, gönlü yaratan O. Suç işlenecek gizli mekanı yaratan O. O, her şeyi görmekte. Her şey Onu göstermekte. Kırbaçla dövülen adamın hiç bağırmadığını görenler “niçin bağırmazsın?” dediklerinde, “Sevgilim bana bakıyor” demiş. (et-Tahbir-Kuşeyri 67) Rabbimiz, peygamberimize “Rabbinin hükmüne sabret! Şüphesiz sen gözlerimizin önündesin” (Tur 48)buyurmuş. Peygamber efendimiz de kendisine karşı yapılan baskıların hiç birini Ashabına anlatmamıştır.
EŞ-ŞEKUR -
“Azıcık teşekküre çok karşılık veren” anlamına gelen “eş-Şekür” ismi cemili Rabbimizin ismi olarak Kur’anı kerimde 4 yerde geçer.
Bu eş-Şekür ismi Rabbine kul olan, onun verdiği nimetlere kalple, elle, dille, bedenle teşekkür eden insanlar için de kullanılmış.
Kalbimizde ilah olarak Allah’dan başkasına yer vermemek suretiyle Rabbimize teşekkür edeceğiz.
Dilimizden çıkan kelimelerin çoğunluğu Allah’ı, kitabını, Rasulünü, emir ve yasaklarını anlatmakda kullanılırsa dilimizle teşekkür etmiş oluruz.
Kur’an okuyan, namaz kılan, gizlide açık da yardım eden, (Fatır 29,30) iyilik yapan (Şura 23) yardım olsun diye borç para veren (Teğabün 17) insanların bu yaptıklarının hepsinin Allah’a teşekkür olduğunu ve Allah’ın da bu teşekkürlere kat kat karşılık vereceğini ifade eder.
Hata bizden Ata (bağış) ondan
Şükür bizden şekürlük ondan.
Ziraat fakültesinin bir kitabında okumuştum. “Üç tonluk bir ağaç üç ton oluncaya kadar topraktan 57 gram almış.”
Çölde bir damla su görmeyen çöl çiçeklerini taçlandıran Rabbimiz, bizim azıcık ibadetlerimizi çok sevapla karşılayacağını va’dediyor.
Teşekkür büyük bir nezakettir, ama teşekkürlere daha iyi ve güzel bir şekilde karşılık vermek daha büyük bir inceliktir.
ZUL-CELALİ VEL-İKRAM 
“Yücelik ve ikram sahibi” anlamına gelen bu ismi celili Kur’anı kerimde iki defa geçer. “Yer üzerindeki her şey fanidir. Celal ve ikram sahibi Rabbin yüzü bakidir. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız. (Rahman 26,27,28)
Bu ismi celilin ikiside Rahman suresinde 27nci ve 78 nci ayetlerde geçer. Er-Rahman suresinde Rabbimiz bizi yarattığını, Kur’anı öğrettiğini, bize konuşmayı öğrettiğini, adalet terazisi olarak kitaplar gönderdiğini, karada, denizlerde ve havada nimetler verdiğini, imanla gidenlere cennet nimetleri vereceğini bildirir.
Hastalığımızda yüzümüze gülen doktorun, hemşirenin adını öğrenip dostlarımıza anlatırız. Zor zamanda çok basit bir yardımda bulunanı unutmayız.
Bize can veren, ten veren, gönül veren, göz veren Rabbin yüceliğini ve ikramını unutmayalım. Bizde ona imanla yücelelim. İkramımız insanlara, hayvanlara, ormanlara ulaşsın. Ciğer sahibi canlılara yapılan ikramlar Cennette çiçeğe dönüşür. Şair:
“Eğerçi hane-i pür nakşdır sarayı cihan
Veli kitabeleri “küllü men aleyha fan”
Dünya süslü bir saray ama duvardaki levhada “Her şey yok olacaktır” yazılı diyor.
7月12日 BUGÜN bir başkayım, ağlamaklıyım. Coştun yine deli gönlüm, göz yaşım gibi çağlar mısın. Unuttuğumuz o kadar çok şey var ki, biri çıksa da hatırlatsa bunları tek tek. Ağlamak gibi, sevmek gibi, dostluk gibi, vefâ gibi. Hele vefâ, eski İstanbul’da belki de bir semtin adı şimdilerde. Yıllardır aradığım, bir türlü ulaşamadığım ilkokul öğretmenimi buldum nihayet. Kader karşıma çıkardı bir gün. Hayattalar, sıhhat ve afiyetteler. Sevgili anneciğiyle beraber yaşıyorlar. Kimi kimsecikleri yok, bir başınalar. Birbirlerine karşı hiç tükenmeyen sevgileri var. Sevgileri dostlar başına. Hiç de yalnız değiller. Allah’la beraberler.
Severdim öğretmenimi. Çocukluk duyguları işte, ayıp olur mu söylesem acaba? Çocukça, safça bir sevgi miydi bu? Yoksa platonik mi desem. Ama üzerinden kırk sene geçmiş. Şimdi, bu sabah vakti arayıp da kendisine onu ne kadar çok sevdiğimi ve hâlâ yüreğimde adını yıllardır unutmayıp hep andığımı söylemek istiyorum. Söyleyemeyip de saklamanın ne manası var? Bir kırk sene daha beklemeye zaman var mı? Bu sabah bir cesaret, bir kuvvet var içimde, Rabbime şükrediyorum. Yüreğimde resmini gördüğüm tüm dostlarıma, gönülden sevdiklerime, tek tek ulaşıp sevgilerimi söylemek istedim. Ve söyledim de. Oh, hayat varmış. Söyleyememek de ayrı bir azapmış. Kalbimin tam ortasında günlerdir nasıl bir ağrıydı ki bu, atsan atılmaz, satsan satılmaz. Gölge değil ki sessiz sedasız ardından gelsin. İçime oturmuş, ağır mı ağır çıkmıyor bir türlü. Perişan etti bu duygu beni.
Bu derdi içimden atmanın sırrını, sevgili Peygamberimin bir tavsiyesinde buldum. Hani bir gün ki sahabeden biri gelip; “Yâ Resulallah ben filân kişiyi çok seviyorum” der. Hz. Peygamber “Madem bu kardeşini seviyorsun niye gidip de ona söylemiyorsun?” Bu tavsiye üzerine o sahabe o adamın yanına varıp, sevgisini açıkça söyler ona. O da “sen gerçekten sadece ve sadece Allah adına mı beni seviyorsun, bunu söylemek için mi geldin?” der. “Evet sadece bunun için.” Adam da “Allah da ne muradın ve ne hayrın varsa sana versin.” der.
Bugün dört dönüyorum ama içimde bir rahatlık var. Duygularımı susturmak istemiyorum. Gerekeni yapacağım, tüm gönülden sevdiklerime çekinmeden sevgimi söyleyeceğim. Asla bir eziklik, asla bir mağlubiyet ve bir noksanlık hissetmedim bunu söylerken. “Sevdiğimi söylemezsem, bu sevgi beni boğar.” diyen Yunus gibi boğulmak istemiyorum sevgimin engin sularında. Sevgisizlikte boğulanları gördükçe, bu kadar geniş bir kalbi, bu kadar kocaman bir sevgiyi verdiği için Yaratanıma şükrediyorum. Herkesin zenginliği kendine göre. Kimi akıl, kimi kalp, kimi ruh, kimi dünya, kimi de ahlâk zengini. Sayısı az da olsa kimisinde de bu zenginliklerin hepsi birden var.
Şimdi dünyamız tehlikeli bir dönemece girdi. Bunu görüyorum, kalbimin tâ derinliklerinde hissediyorum. Dünyanın hiçbir devrinde bu kadar çok insan ölmemişti. Sevgisizlikten ölüyorlar, sevgisiz kaldıkları için öldürüyorlar. İnsanlar ölüyor bir bir sevgilerini söyleyememekten. Bombasız ölümler paramparça ediyor insanları. Kalplerinde patlıyor. Sevgimizi söyleyememenin cezasını çok ağır ödüyoruz. Sevemeyecek kadar kusurlu değil bu insanlar. Sevilmeyecek kimseler de yok değil. Ama nedense kalpler bir araya gelip de birbiri ile buluşamıyor bir türlü.
Deldim kalıpları, paramparça ettim bu sabah. Yıktım sahteliğin samimiyetsizliğin kartondan setlerini. Anladım ki, bu tuzağın da arkasında şeytan varmış. Sevgi fakiri, bilgi fakiri, marifet fakiri, ahlak fakiri rezil şeytan. Beter ol. Şimdi onun yanında, onun safında olmak istemiyorum. Kâinatın mayasında, hamurunda, yaradılışında madem ki sevgi var, yaradılış sebebimiz bu, o nur ile, o sevgi ile Yaratanımın eseri olan her şeyi sevebilirim. Mâni yok. Kâinatın özeti olan bende ve benim özüm olan o küçücük kalbimde bütün kâinatı kuşatacak bir sevginin meyvesi onun içine konulmuş.
Hele temiz ve yumuşak bir sesle, seslenin birine. Adını söyleyin o kişinin hele bir kendisine. Sevginin yaptıramayacağı iş mi var bu dünyada. Yanlış telaffuz ede ede, hoyratça kullanıla kullanıla perişan olmuş isimlerimiz. Dışarıdan bir sese, kalbinin bütün kapılarını ardına kadar açacak bir sese, ihtiyacı var insanların. Hz Peygamber böyle bir sesti. Kuran da bir sesti asırlar arkasından seslenen. O seslerin ardında Allah’ın sözü, kelamı vardı. Selâmı vardı Rahman’ın. Kâinatı sarıp sarmalayan, gül goncası gibi kuşatan sevgisi vardı Allah’ın. Yaşanır mı bu dünyada bir an bile, o sevgi var olmasa. Güneş çekilip gitse yaşanır mı bu dünyanın karanlıklarında. Katlanmaya değer mi? Sevgisiz kalpler, karanlıktan da beter. Ruh atılmış, çürümüş, terkedilmişliğin mahzenlerinde unutulmuş. Dışarıda ne var ondan da bihaber. Dışarıda ne mi var? Dışarıda delikanlı bir bahar var. Rengarenk meyve sepeti yaz var. Dua ve niyaz var. Gencecik sevgiler var. Ölmemiş aşklar var henüz. Sahteler ve gölgeler dünyasında yaşayan, kalbi mahzun ve kalbi kırık olanlar için müjdeler var.
Yakışmıyor. Yakışmıyor bize, insana, kâinatın gözbebeğine. Hani Allah’ın yarattığı bu kâinat onu bilen ve tanıyan bizler içindi. Seccade kadar malı mülkü olmayan ben, kâinatın Yaratıcısı’na olan imanımla ve bağlılığımla bırakın dünyayı, geçin cenneti, daha da ötelerine sahip olacak, O’nun rızasına erişecek, O’nun adına açılacak, genişleyecek bir sevginin, inancın sahibiydim ben. Ne oldu bana? Elimde delikli bir kalbur, koca denizlerin sularını boşaltmaya çalışıyorum güya. Biter mi hiç? Koyuyorum dolmuyor. Bir türlü boşalmıyor. Ömrüm tükeniyor boş işlerin peşinde. Dillerde sakız oldu sevgi sözcüğü. Ama işin bir gerçeği var anahtar bir sözcük bu. Yanlış sevdiğimiz şeyler ya tanımıyor, ya bilmiyor bizi ya da arkadaşlık edemiyor yolculuğumuzda. Allah’ın rahmetine, şefkatine yol bulup gitmeli bu sözcük. Sevgi, muhabbet, aşk, sevda her neyse. Yanlış yerlerde kullanmamalıyız onu. Ama olmadı. Nefsimizin yolunda feda ettik. Kalbin ve ruhun yönüyle sevemedik. Sevgileri yok yerlerde harcadık. Yanlış pazarlardan mal aldık mal sattık. Yığdığımız maldan bir eser yok şimdi. Kırk yıllık kulluk buğdayını didiklemiş götürmüş fareler. Ambar boş, kalpler boş, ruhlar bomboş. Şimdi yeniden doğmanın, doğurmanın, kalpleri; Allah sevgisiyle doyurmanın, doğdurmanın zamanı. Bunu gördüm, bunu yaşadım kendi nefsimde bu sabah. Sözüm yok dışarıdan kimseye, sözüm yok nefsimden gayrısına.
Yerinde sarfedilmeyen bir sevginin cezasını ve belasını dünyada dahi çekiyor kalbim. Binlerce duygum, latifelerim bozulacak, dökülecek, kaybolacak şeylerin peşinde ticaretini bilmez bir tüccar gibi, tedavülden kalkmış paraların peşinde koştu, koştu da ne oldu? Yoruldu bugün, ihtiyar oldu gönlüm. Yolumun üzerindeki işaret levhalarını yanlış okuduğum andan beri gittiğim yolun beni istediğim yere çıkamayacağı belliydi. Ben bu yollarda olmamalıydım. Nevrim dönmüş pusulamı şaşırmışım meğer. Hala dönüş yolunu geliş yolu zannediyorum. İstanbul yerine Ankara’ya giden yok ama Allah’a giden yolda yanlış yollara saplanan çok. Belli ki sanatkar unutulmuş O’nu bildiren manevi güzellikler kaybolmuş.
Bir çiçeği eğilip de koklamak değil ki maksat. Bir çiçekten Allah’ın o sonsuz güzelliğine yol bulmalıydım. İşaretler, biz doğru yolun yolcuları içindi. Yaratılan ne varsa her şey; çiçekten yıldıza kadar, yapraktan ağaca kadar hepsi Allah’tan bize bir işaretti. Fanilerden bakiye yol bulup geçemedik. Sevginin kaynağına ulaşamadık. Düştük uyandık, kalktık yine gaflete daldık. Horoz sesleri, köpek ulumaları arasında bir sabah şu ezan seslerinin de davetiyle, uyan be gönül uyan artık. Uyan da yanlışını gör, yanmadan önce uyan artık.
Ey nefsim başına gelecekleri bir bilsen. Bu dünyada gördüğüm çektiğim azaplar ötelerden bir işaret. Küçük bir tecelli. Adil isminin zayıf bir gölgesi. Şimdi Rahman, kucağını açmış atıl Rahmetime diye beklerken ne diye gecikiriz, neden yaparız bunu anlayabilmiş değilim. Namaz desen sonra, sohbet desen yarın, yazmak okumak desen ileride, nesi varsa hayıra davet eden her şey çok uzaklarda. Halbuki ey nefsim yarınlarla randevun mu var? Bu ninnilerle şeytan nefsimi uyutmuş, uyumuşum da uyuduğumdan bile haberim yok. Sanki her ses, uyanışa bir davet. Kalkmam için, gözlerimi açmam için. Gaflet gözünün perdeleri o kadar kalın ki perde değil duvar adeta. Ey kalbim yık şunları bir çırpıda. Yıkılan yerden Rahman’ın sevgisinin ışığı dolsun içeriye. Kuran’ın ruhefsa ikliminde gider açlığını.
Katranı pekmez diye yalayan nefsim. Hakikatine bir geç de eşyanın, neymiş gerçek sevgi, neymiş gerçek lezzet o zaman ayılacaksın, anlayacaksın. Sevgili Peygamberim güzel söylemiş bu günleri görerek; “İnsanlar uykudadır. Ancak ölünce uyanırlar.”
Allah’ım bir rüyadan da kısa olan bu dünya hayatında gaflet uykusuna daldırma beni. Bir sesle, bir nefesle, Habibinle, Sevgilinle, Kuran’ınla uyandır beni. Uyandır ki Allah’ım uyuyanları da uyandırayım. Sevgilim, sevgili Allah’ım. Daldırma beni karanlıklara, katma yokluğun zindanlarına. Yapamam oralarda, dayanamam bu yerlerde daha fazla eğlenemem. Al beni huzuruna. Gecelerin nuruna. Yüce davetinin adına al da, çıkar beni kuytulardan.
Dualarım adının anılmaya layık bir zamanda yapılan bir dua ise , şu mübarek üç ayların içindeki miraç sırrı adına düşüncelerime de bir miraç nasip et ya Rab. O miraç ki yükselişin, huzuruna varışın, bütün mekânları geride bırakışın ve işte tam orada Peygamberimin sana getirdiği hediyeyi anmak isterim bu anda.
Hani Allah’ım Habibin o miraçta senin huzurunda “dünyadan bana ne getirdin?” hitabına karşı “Sende olmayan bir şey getirdim.” demişti “Bende olmayan neyi getirdin habibim?” İlahi hitabına cevabı “Sende olmayan tek şey, yokluk getirdim Allah’ım.” demişti. İşte bu Miracın bin bir sırrı içinde erimişliğin, yok olmuşluğun, şu dakikada bitmiş ve tükenmişliğin adına Sen, her bir güzel isminin arkasında ebedi hazinelerinin definesinin sahibi olan Allah’ım. Duygularımı bu hazinenle şereflendir. Sensin bu kâinatın sultanı. Ebediyetlerin hükümdarı. Kalbimin ve sevgimin sahibi. Kâinatı ve sevgimi yaratan, sevdiklerimi yaratan. Feda olsun tüm yarattıklarının yoluna sevgim ve kalbimdeki tüm mutluluklar. Ne olur bu biricik sermayemi yanlış yerlerde kullandırma. Yanlışa yönlendirmeye çalışan şeytanımdan ve nefsimden sana sığınıyorum. Bir meleğin eliyle kalbime bir nur, bir ışık gönder. Adımlarım yanlışa kaymasın.
Peygamberimin sohbet arkadaşları hayatlarının her anı bir yana hayallerini bile israf etmeyen o erişilmez kahramanlar o sönmeyen yıldızlar, karanlık dünyamızın kutupları adına Bedir’de Uhud’da şehit düşenler adına affet. Şehitlerin efendisi Uhud’un hatırası Hz Hamza’yı da, Hz Peygamberimin onun üzerine dökülen bir damla gözyaşını da katarak affet Allah’ım. Affet ne olur. Yaratılış toprağıma kattığın bu mayanın, bu sevginin hatırına affet. Doğru adrese ulaşamayanlar adına, yanlış sevgilerde boğulanlar adına, sevgisizlik çölünde bitenler, yitenler adına beni, onları ve tüm duama katılanları, hepimizi affet.
Ruhumuz yanıyor ormanlarından beter. Rahmetinle serinlet kalbimizi. Allah’ım Bediüzzaman’ın ve Risalelerin diliyle, Aldülkadiri Geylani’nin Günyet-üt-Talibin’in diliyle, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat’ı, İmam-ı Gazali’nin İhya’sının ve Kimyayı Saadetinin diliyle, Mevlânâ’nın Mesnevi’sinin diliyle, ne varsa hakkı anlatmak için yazılmış bütün bu güzel eserlerin diliyle, fikriyle, adıyla, canıyla, şanına yakışan bir güzellikte bu güzel insanların dualarıyla. Şah-ı Nakşibend’in duasıyla, şah dualarıyla, ey şah damarımdan da bana yakın olan şahların şahı, padişahların padişahı, dünya ve ahiretin tek Sultanı affet bizi. Üç aylar hürmetine, bu ayların içerisindeki mübarek geceler hürmetine, miracın, beratın, kadir gecelerin hürmetine beratımızı elimize ver Ya Rab. Miracımızı nasip et, ömrümüzde bir defa da olsa secdelerde sana yükselmiş, affedilmişliğin, yeniden doğmuşluğun sırrını bize nasip et.
Kırık dökük dilimle ve kalemimle söylediğim bu dualar için de af diliyorum senden. Şanına layık bir övgüyü kim yapmışsa, kim etmişse o duayı aynen benim adıma da kabul et ya Rab. Öyle bir dua olsun ki bu, bütün zamanlarda kâinatın her yerinde bugüne dek yapılamamış, söylenememiş, gizli kalmış ne dilekler, ne salavatlar, ne takdirler varsa yapılması gereken tüm zamanlar tüm kainatlar ve bilmediğimiz o zaman öncesi için bile bizden, hepimizden lütfen bunu sonsuz bir dua olarak kabul et ey Allah’ım. Huzuruna çağırdığın, dualar ettirdiğin, adını dilime andırdığın için de sana hamd ediyorum. Söyletmeseydin söyleyemezdim. Ettirmeseydin edemezdim. Durdurmasaydın duramazdım. Ey kalbimin sahibi Rabbim. Sen ne güzelsin. Sana gerçekten sırılsıklam aşık olamadığım, Seni layıkıyla sevemediğim, bütün karanlık dakikalarım için şuan affeder misin beni? Bağışlar mısın? Yüzüm yok ama çağıran Sen, davet eden kuranın, en sıkıntılı anımda bile beni unutmayan bir de Peygamberin var. O gün büyük günahları işleyenler için edeceği şefaati var ya. Onu hatırladıkça mahşer meydanının o dehşetli anından, o günkü korkulardan bile kurtuluyorum bazen bir an. Hani herkes Cennete taşınsa da bir tek ben kalsam o meydanda garip, yetim, şaşkın o sonsuz rahmetinin tecessüm etmiş şekli olan Peygamberin bırakmaz beni oralarda, mahşer meydanında. Döner de alır senin izninle, alır da katar ümmetinin arasına. O’nun hayatını okuduğum bütün kitaplarda görebildiğim ince bir sır bu.
Bir ağaç şefkat sırrıyla anne gibi dalından düşen bir yaprağının üzerine nasıl titrer, çürümüş, solmuş, bitmiş de olsa nasıl bir kenara itmez, kendinden ayırmazsa onu, benim Peygamberim de günahlarıyla solmuş, çürümüş, tükenmiş olan beni ümmetinden ayırmaz, şefkatinden uzak tutmaz diye düşünüyorum ve ümitleniyorum.
“Solmuş da olsa bu yaprak da bizdendir, benim ümmetimden bir parçadır, ayıramam. Onu almadan bu meydandan gitmem” diyeceğini hayal ediyorum ve buna tüm kalbimle inanıyorum ey benim sevgili Peygamberim. Sen ki herkesten fazla sevgiye, anılmaya layıksın. İnsanlar bilmedikleri, görmedikleri halde seni sevmeye mahkûmlar. Hiç bir sebep olmasa bile sırf bu şefkatin yüzünden Sen herkes tarafından tanınmaya ve sevilmeye layıksın. Mıknatıs demiri nasıl çekerse kendine Sen de insanları öylesine çekiyorsun şefkatine, şefaatine doğru. Kimsenin bizi bilmediği bu dünyada üzerimize titreyen bir Peygamberim var ya Allah’ım bu şeref ebediyen bize yeter, yeter de artar bile. Allah’ım bütün insanlar adına o Peygamberime sevdiğimi söylemek, O’nun tarafından sevildiğimi bilmek istiyorum kabul et bu duamı. Sevdiğimi söyleyememek bugün bir azap olmaktan çıksın artık. Bir adım atsak bir kapı aralanacak. Sevgisizliğin ateşiyle yürekleri dağlananlara, yananlara bir serin, bir hafif ve latif rüzgâr esecek. Nedendir, nasıldır söyleyememek, diyememek? Hiç ertelemeye gelir mi?
Vaktinde yapamadığım her şey için yürekten acılar duyarım. Pişmanlıklar yaşarım. Turnikeler kapanınca, kendisi bu yanda sevdikleri öte tarafta vapurda kalan bir yolcunun çırpınışı gelir hep aklıma. Hayat vapurunu kaç saniyeyle kaçırıyoruz acaba. Kaç nefes arası kim bilir neler neler kaybediyoruz. Ne fırsatlar eriyor elimizde ve ömrümüzde, sabun köpüğü gibi. Sevgileri ertelemeye gelmiyor. Onu hatırlamak için ise sevgililer gününü beklemeye hiç gelmiyor. Allah sevgiyi sürekli yarattığına göre kalplerde onu sürekli vermek, sürekli tazelenmek gerek. Verdikçe azalmayacak şeylerden biri de sevgi. Kuyunun suyu gibi aldıkça gelir. Daha fazlası yerine verilir. Yeter ki sen ihtiyaç içinde kıvrananlara ulaş.
Allah’ım yanlış adreslere yönlendirme sevgini. Senin adına Peygamberimin adına olunca sevmekler de güzel sevgiler de. Ezana bile bakışım değişti bu an. Allah bizi sevgisine, sevgisinin yanına, dünya gurbetinden, yalnızlıktan, sevdiklerinin safına hayran olunacak kadar, şaşılıp kalınacak kadar, sonsuz güzelliklerin yanına çağırıyor. Kurtuluşa, özgürlüğe, nefsin kölesi haline gelen ruhumuzu özgürleştirmeye çağırıyor. Kim diyor ki kölelik kalktı diye? Nefis denen bezirgan; bedenimizi, ruhumuzu, tüm duygularımızı şeytana satıyor. Köle pazarında satılıyoruz, ucuza gidiyoruz. Bir yanda Rabbim nefis ve malımızı neyimiz varsa, hepsini kendisine ait olan her şeyi yine ona satmamızı istiyor. Biliyor elimizde kalsa onu mahvedeceğimizi, tüketeceğimizi. Sat, Allah’a ver, hayatını verene ver. Hayatını ver kurtul ey ruhum, kurtul bu zahmetlerden. Ya nefsinin, ya da O’nun kölesisin. Bir kölenin iki efendisi olmaz.
Benim sultanım, benim efendim. Geldim efendim, döndüm efendim. Hatamı bildim efendim. Affet ruhumu, esaretinden kurtar Rabbim. Aramıza nefsimin ve şeytanın girmesine izin verme. Ne olur Allah’ım. Söyleyemeyenlere, sevdiklerini diyemeyenlere söyleyecek bir an, bir zaman, şu an, şu yazıyı okudukları an, ne olur an içinde an zaman içinde zaman yarat ki, razı olduğun bir an olsun o ruhlarda, bir bayram olsun o yıllardır kavuşamayanlara buluşamayanlara. Buluşsunlar ve kucaklaşsınlar. Sevgileri gözyaşı olup çağlasın, gözyaşının içinde yüzsünler. Ebedi bir hazzın içinde sevgilerinin saltanatını sürsünler. Yaşamak neymiş, hayat neymiş, sevginin gerçeği neymiş, gerçek gönül zenginliği neymiş bir kere tatsalar, bir kere hissetseler içlerinde bunu, mesele kalmayacak. Bugün açıkça sevgimi söylediğim, söylemekten çekinmediğim ilkokul öğretmenimle kısa bir sohbet ettik telefonda. Eline geçen dergi ve kitaplarımızı okuduğunu söyledi. O kadar hoşuna gitmiş ki “Ruhuma uygun kitaplar neşretmişsiniz, yazılar yayınlamışsınız. Tebrik ederim sizi. Keşke seni bir yıl değil de beş yıl okutsaydım ilkokulda.” demişti. Ben de kendisine teşekkür ederek bu güzel dileğini şöyle cevaplamıştım “Hocam Allah yolunda ha bir an ha milyon sene. O’nun yolunda bir an ebedidir. Sizin benim için söylediğiniz bu duayı dualarımın arasına alıyorum hem sizden, hem benden, hem sevdiklerimizden Rabbim bunu ebediyen kabul etsin.” dedim.
Evet, Allah için olduktan sonra geçmiş gelecek denen zaman mefhumu ortadan kalkıyor. Bir an ebediyet oluyor. Keşkeler toplanıp, eyvah olmuyor artık. Şikayete gerek yok. Bu sırrı yakaladığınız an sonsuzlukta bir an oluyor yaşadığınız o an. Çok ama çok sevdiğim birisine, bir gönül dostuma şu soruyu sormuştum günün birinde: “Bugün ömrünün son günü olsa ne yapardın?” diye. Hiç tereddüt etmeden şu cevabı vermişti: “Bütün dostlarımı arar tek tek onları ne kadar çok sevdiğimi söylerdim.” Bu basit bir görev mi sizce? Bence değil. Bu bir kıvam meselesi, dem meselesi. Bir ömrün hayat felsefesi. Herkes yumurtayı pişirir ama rafadan yapmak kolay iş değil. İşte hayatın içinde pişmiş bir fikrin hayali de bu kadar güzel oluyor. Aman canım demeyin. Nasıl olsa o gün gelecek. Bugünden başlayın, o günü bugün bilin isterseniz. Denedim kendimde bugün bunu. En küçüğünden en büyüğüne kadar aradım, söyledim sevdiğimi. Başka yollarda uzaklarda ulaşılamayanlara da en kalbi dualarımla beraber sevgileri de katıp gönderdim yanlarına. Ulaştığına inanıyorum geri çevrilmediğine. Çünkü daha duaları eder etmez sevgilerimi dualara katıp gönderdiğim an kalbim yumuşamıştı, gözüm yaşla dolmuştu. İnanın. Deneyin bir kere zararlı çıkmazsınız. Kaybedeceğiniz ne var ki? Ben sevdiğimi söyledim ne kaybettim, siz sevdiğinizi söylememekle ne kazandınız? Soruya sorgulamaya açık. Önümüzde duruyor işte hayatımız.
Selim Gündüzalp GÜNLÜK konuşmalarımız esnasında sıkça kullandığımız, ama anlamının ne olduğunu düşünmediğimiz kelimeler vardır. Sadece bir dil alışkanlığındandır onları kullanırız. Hele bunların arasında öyleleri vardır ki, gerçekten de üzerinde uzun uzun, derin derin düşünmeyi hak ederler.
Mesela “Allah Kerim” deriz. Ne demektir Allah Kerim, pek düşünmeyiz. Oysa, onun anlamına inmek, söylemek kadar kolay değildir. Düşünüyorum da, kullandığımız kelimelerin tam olarak ne ifade ettiğini araştırsak ne kadar da çok şey öğrenmiş olacağız. Hayatımız nasıl da renklenecek..
Ben işe “Allah Kerim”den başladım ve böyle söylerken ne ifade ettiğimi anlamaya çalıştım. Gerçekten de çok şey öğrendim ve hayatım renklendi.. 'Kerim', kelime olarak 'Kerem' sıfatına sahip olan, şerefli ve izzetli, cömert ve ikram sahibi gibi anlamlara geliyor. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi olarak da 'Kerim' bağışı bol olan, cömertliği daimi olan ve bir karşılık gözetmeden, dilediği her varlığa ihsan eden demektir. Allahın bütün varlıklara yaptığı sonsuz ikramlar herkes tarafından bilinir. Su, hava gibi çeşitli nimetlerden bütün canlıları (karşılıksız olarak) faydalandıran Allah, böylece kereminin sonsuz örneklerini göstermektedir.
Öğrendiğime göre, Osmalılarda “Allah Kerim” mekânları diye bilinen yerler varmış. Buralarda 'Kerim' isminin mânâsına uygun olarak, hiçbir karşılık beklemeden ihtiyaç sahiplerine ikramlarda bulunulurmuş. Açlar doyurulur, fakirler giydirilir, sığınacak bir yeri olmayanlar, sığındırılırmış.
Bu mekanların giderleri ise, hem devlet, hem de halk tarafından yine hiçbir karşılık beklemeden tedarik ediliyormuş. Böylece, Allah Kerim'dir diyenler, 'Allah Kerim mekânları'nda dualarının karşılığını bulmuş olurlarmış. Ne kadar güzel değil mi? Bence Allah Kerim mekânlarını yeniden canlandırmamız gerekiyor. Neden olmasın ki? Allah Kerim! Betül Kondu KAFESİN içindeki kuş ne ise, bedenin içinde de ruh öyle. Biz ise beden kafesine takılıp kalmışız. Bir gün bir el açacaksa bu kapıyı, biz de ormanlardaki ağaçlara gideceksek, kuşlar gibi uçacaksak, işte hayat budur. Bizi bekleyen varsa, oraya gitmek gerek, çünkü kalan yok burada.
Bırakın ötelere gideyim. Ruhumuzu seyretmek bir manzarayı seyretmekten daha önemli değil mi? Bu ruhun senin olduğunu görmek bu dünyada mümkün olmayacak mı?
Bir an olsa gerek, kapıda beliren bir melek olsa gerek. Beden dehlizinde kaybolmamıza fırsat tanımayacak bir melek… Bu meleği de sevmek gerek. Üzerine titrediğimiz ruhumuzu, tek sermayemizi bu dünyada bırakmayacak olan şefaatçimiz, yardımcımız olan melek. İzinsiz hiçbir şey yapamayacağına inanmamız gerek… Görmediğimiz, bilmediğimiz ruhumuzu ona emanet etmek gerek… Allah’ım ne olur bu emaneti meleğine verirken, onun eline teslim ederken, aldığımız günkü gibi bir sâfiyeti, temizliği lûtfet.
Binlerce sene yaşasam da bu dünyada, Sana olan sevgiyi, merhameti keşfedemediysem, o günüm ölüdür, o günüm yoktur Rabbim. Kolayın kolayı varken, zorun zoruna tutunmak istemiyorum. Şu anda, sevginle Sen geldin ruhuma misafir oldun, ruhumu uyandırdın ey Rabbim. Sen ki, varlığını fark etmem için bir mucize gerekti, onu da verdin, ilhamını lûtfettin. Allah’ım hayatımdan başka hiçbir şeyim yok. Onu da Sana feda ediyorum, Senin verdiğini Sana veriyorum desem, kimin hayatını kime feda ediyorsun diye bir soruyla karşılaşmaktan korkuyorum. Baharı, dirilişi taşlar duysun da nefsim duymasın, olur iş değil… Rabbim ben Senin yolunda öleyim de, ne olursam olayım. Dilimde bir şair duası olsun şu demde:
“Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde
İster sürü çöp gibi tufanların selinde…
Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah’ım
Bırakma tabiatın merhametsiz elinde”
Gecelerin adına, gecelerin nuruna, bizi bu dünya zindanında bırakma. Ruhun silindiği bu dünyada yaşamaktansa ötelere geçmek gerek, ölmek gerek. Ölmek ve yeniden dirilmek. Allah’ım günlerimin sayılı olduğunu hiç durmadan bana hatırlatıyorsun, sonu gelmez bir dünyada yaşadığım zannına kapılmama izin verme lütfen. İçinde uyuyan mutluluğu uyandıramayanlar adına, dışarıdan bir elin gelip de kendilerini ayağa kaldırmasını bekleyen bu sonsuz uykudakiler adına, uyandır ki beni uyandırayım uyuyanları, bu mutluluğu çok görme Allah’ım. Sen ki bana tüm yarattıklarını sevme gibi bir nimeti bahşetmişsin… Bundan daha büyük bir nimet ne olabilir ki, ne isteyebilirim ki Senden…
Gururun fırtınaları, şöhretin sarhoşlukları, makamın baş döndürmesi karşısında arada sırada kefene giren bedenimi, bu hayal karesini açar mısın âlemimde? Ölmeden önce ölmenin sırrını nefsimde yaşatır mısın? Hırs gözlerimi kör etmeden, nefsim yanlış şeylerin peşine düşmeden bana yardım et… Beni nefsimin eline bırakma Allah’ım.
Allah’ım beni, bizi, hepimizi affet. Bütün sevdiklerimizi, seni ömründe bir defa dahi olsun hayalinden kim geçirmişse onları da affet. Sen ki affetmek için bahaneler ararsın, biliyorum… Ruhuma öyle bir zenginlik, nimetlerine karşı sonsuz bir şükür hazzı nasip et ki, en küçük bir kareden, bir manzaradan, bir sesten haz alayım ve Sana sonsuz hamd edebileyim…
Bir zaman gençliğime güvendimdi, o da gitti elimden şimdi. En uzun ömrüm bugün… Belki bu an kadar bile değil. En uzun ömrümün sonu bile yarından daha yakınsa, sana kavuşmak için gaflete dalmaya can atan, günaha girmeye istek duyan nefsimi sana şikâyet ediyorum, onu terbiye etmekten âcizim. Başıma iş açacak dertlere sürüklenmekten kurtar beni. Tükeniyorum. Bitiyorum. Dakikalarım kum saatindeki taneler gibi dökülüyor. Şu an yaşadığımdan bir lezzet aldığımı da bilmiyorum, sadece aldığını sanıyor nefsim. Senden hayırlı, ebedî ve cennetlerin firdevslerinde bitmez bir ömür istiyorum… Buna sahip olmak için ne gerekiyorsa, her şeyimi vermeye hazırım. Madde mi, para mı, şöhret mi, sevgi mi? Senin adına olmayan ne varsa her şeyi. Hangisi, ruhumun isteklerinin yerini tutabilir ki? Bir gün gelip tükenecekler. Ah ruhum, sevgili ruhum… Seni Allah’ıma emanet ediyorum… Meleğime emanet ediyorum…
Bir diyar olsa gerek… Oraya bir melekle çıkılsa gerek. Azrail ki, asıl adı melek. Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek…
Vitrinlerle aldatma, yanlışlarla kandırma beni, ötelere yücelere çıkar ruhumu. Karanlıklarda boğdurma, nuruna al… Sevgilinin, lâyıksam eğer, onun habibinin yanına al, yanıbaşına al. Sevdiklerinin ve sevdiklerimin yanı başına...
Adına, şânına, Rahman ve Rahim olan isimlerin adına affet. Ey bizi nimetleriyle donatan sultanımız. Mübarek günler, geceler ve aylar hürmetine… Ramazanlar ve bayramlar hürmetine… Sevdiklerin hürmetine affet… Ruhum, Sana ait olmanın, Seni bir bilmenin, nefsimin esaretinden kurtuluşunun bayramını yapsın bu demde. Benim dualarım bitti, bitiyor, bu kadarcık… Ama Senin affın bu kadarcık değil… Sonsuz rahmetinle… Affet ve bizlere ebedî bir Cennet lûtfet... ?
Selim Gündüzalp
HER ŞEY bir soruyla başladı. Bir soruyla devam ediyor. İlerimizde aynı soru bizi bekliyor…
Dün ruhlar âleminde muhatap olduğumuz, ‘Rabbin kim?’ sorusuna, yarın da berzah âleminde cevap vereceğiz.
İnsana düşen ise, şu soru kirliliğinde, doğru soruyu bulup onun izini sürmek. Çünkü soru bir yol açar. Yanlış sorular ise, insanı yanlış yollara götürür.
İnsanı şu dünyada yaratan, ona sorma yeteneği veren, cevaplarını da yine dünyada yarattı. Soru sormamızı isteyen O yaratıcı, bize akıl verdi, âlemi de cevap olarak yarattı.
‘Rabbin kim?’ sorusuna sadece dün ve yarın değil, bugün de muhatabız biz.
Karşımızdaki dünya hem soru, hem de cevaptır bize.
Hikmet sahibi yaratanımız, kutsal kitaplarıyla, peygamberleriyle bize konuştuğu gibi, yarattığı kâinatla da bize hitap etmekte. İlle de bizimle, bizim gibi konuşmasına gerek yok, her mektup bir konuşmak değil mi, her mesaj bir konuşmak değil mi, her işaret bir şeyler söylemez mi bize?
Şu müthiş derecede harikalarla yaratılan evrenden daha açık bir mektup mu olur?
Her mevsim elimize gelen meyvelerden daha güzel bir mesaj mı olur?
Atomundan güneşine her varlık konuşur bizimle, elimize aldığımız elma sorar: “Toprağı alıp elma yapan kim?”
Yumurta sorar: “Bende eseri bulunmayan organları, güzelliği, sesi, hayatı kuşa veren, yumurtayı böyle mükemmel terbiye eden kim?”
Tohum sorar, atom sorar, güneş sorar, her şey sorar: “Bu mükemmel eserler, cansız, şuursuz, ilimsiz, akılsız varlıkların eserleri olabilir mi?”
Bu sorular aynı zamanda insana verilen cevaplardır. Her şey, tek tek ve bütünüyle kâinat insana der: “Beni, ilmiyle ve kudretiyle Allah yarattı, terbiye edip mükemmel hâle getirdi.”
Ve ardından insana sorulur: “Senin Rabbin kim? Seni yokken yaratan, her ihtiyacını en güzel şekilde verip, seni besleyen, büyüten kim? Seni imkânlarla donatan, seni sen yapan kim?..”
Yediğinde sorulur: “Yediğini yaratan, bedeninde faydalı hâle getiren kim?”
Baktığında sorulur: “Gözünü de, görmeyi de, gördüğünü de yaratan kim?”
Duyduğunda sorulur, nefes aldığında, gezdiğinde, düşündüğünde, hayal ettiğinde, sevindiğinde.. sorulur: “Rabbin kim? Seni sen yapan kim?”
Bizim hayatımız, bu sorulara verdiğimiz cevaplardır. Dünyada bu sorulara doğru cevapları vermeliyiz ki, berzahta da doğru cevapları verebilelim. Öyle değil mi; cevaplarını sınavdan önce hazırlayanlar başarılı olabilirler.
“Rabbin kim?” sorusu, sadece dünün ve yarının değil, bugünün de sorusu.
Ali Suad _ Zafer Dergisi
“Madem kaderimde var neden suçluyum?”
“Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle herşeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında, kötülük ve şer işlemeyi takdir etmişse o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl sorumlu tutulabilir?”
Evet, Âlim-i Mutlak olan Allahü Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tespit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Ancak bu durum bizleri sorumluluktan kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati “ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir”, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ‘ilim’; bir şeyin zihindeki şekli, ‘malûm’ ise; o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim lâleyi bilmemizde, lâlenin zihnimizdeki şekli ‘ilim,’ hariçteki şekli, yâni kendisi ise ‘malûm’dur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni lâle hariçte nasılsa, biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa lâleyi biz nasıl biliyorsak lâlenin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.
Yukarıda belirttiğimiz kaidede konumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi, malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre sözkonusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:
İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. Yoksa, Zât-ı Akdes öyle bildiği için, insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.
Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini önceden bilmemiz ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, biz güneşin hangi tarihte tutulacağını bilsek ve söylesek, güneş tutulması da o tarihte olurdu.
Veya, bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.
Bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hakk ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa, Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.
Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezelî ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.
Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, hakkalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.
İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu âbid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir... Yoksa Allahü Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.
Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim.
Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tespit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna getirttiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir asker, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tespit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezayı hak etmez mi? Çünkü, tespit etme fiili, hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tespite bağlı değildir.
Şimdi şöyle bir soru soralım: Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tespit ile, hâdiseyi olmadan önce tespit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, askerlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi bu bilme keyfiyeti askerler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?
Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?
Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tespit edilen hâdiseler bugün gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara gelecekteki hâdiseleri tespit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasip etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi, hem hâli, hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir suçunu gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, “Bu cihaz böyle tespit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı” diyebilecek miyiz?
İşte, Âdem Aleyhisselâm’dan kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: “Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?” O halde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?
Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve insan kendi isteğiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve yarattığı açıkça anlaşılıyor.
Mehmet Kırkıncı
İSLAMİ SPACES'S
|
|
|
|